Ana içeriğe atla

ALKIŞ İÇDÜRTÜSÜ


1990'lar dan sonra o zaman ki adıyla magic box, yani şimdiki inter star ile başlayan özel kanallar. Yıl 2005. İşin bokunun çıkması. Toplumsal erezyondan, mediatik korozyondan bahsetmeyeceğim. Onu çok dinlediniz.
Bu cıvık televizyon kanallarının cıvık programlarında ortak bir özellik dikkatinizi çekmiş olmalıdır. Nedir o nokta ?
Alkış !
Evet, çok birikimli sunucularımızdan bazıları, talkshowcularımızdan bazıları canlı yayınlarda veya banttan yayınlarda dikkat edin, söyleyecek bir şey bulamadıklarında önce aval aptal sağa sola bakıyorlar, sonra mikrofonu tuttukları karşılarındaki muhataplarına bakıyorlar, eğer engin birikimleriyle bir kelime daha çıkamıyorsa kelime haznelerinden can simidine sarılıyorlar :
Alkış...
Evet alkış onlar için bir can simidi.
Yetersizliklerini koruma, kurtarma, kotarma gayretinin bir ürünü. Aslında gerçek amacı dışında kullanıldığında böyle komik oluyor alkış eylemi.
Düşünsenize ve bundan sonra bir de o gözle dinlesenize lütfen :
Sunucu sıkıştı :
Alkış !
Talkshowcu sıkıştı :
Alkış !
Söylenecek birşey bulamadı :
Alkış !
Program kilitlendi !
Alkış !
Olmaz kardeşim bu iş yapamayacaksanız...
Bıktık sizin alkışlarınızdan !
Amacından saptırmayın bu güzel eylemi.
Hepiniz Barış Manço'dan kopya ettiniz zaten.
Ancak onun gibi olamazsınız tabii ki...
Birincisi o özgün bir şekilde kullandı bu kelimeyi.
İkincisi yaratıcısı bizzat kendisiydi.
Ayrıca rahmetli bu kelimeyi, programlarının konseptine tam da uygun olarak kullanmıştır.
Barış Manço'nun bu kelimeyi Türk televizyon dünyasına kazandırdığı meşhur prorgamının adını hatırlıyor musunuz ?
"Adam Olacak Çocuk"...
İşte durum bu...
Daha vahim olanı ise, adı geçen engin birikimli spiker, sunucu, şarkıcı bilmem necilerden önce, programlara izleyici olarak katılan yurdum insanının da, bu bayrak yarışında onları geride bırakmaları.
Artık olay otomatikleşti :
Sunucu, şarkıcı, manken, fotomodele fırsat tanımadan izleyicimiz mevzuuyu en derin yerinden çakmış.
İlgili programların, ilgili yerinde birden bakıyorsunuz izleyiciden müdahale çoktaan gelmiş bile : alkışşşşşşşşşşşşşş !
Selâmetle...
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...