Ana içeriğe atla

ŞAKACIKTAN GÜVENLİK OYUNU


Oldum olası, akmerkez, makmerkez, metrositi, galeriyamsı gibi, adı alışveriş merkezi olan ama mağazalarından alışveriş yapma amacı dışında,birçok sebeple gidilen yerleri hiç sevmem. Sevmedim de hiç.
Sebebini bilmiyorum. Her şey yapay duruyor sanki. Gitmedim demiyorum. Hep bir zorunluluk olarak denk gelmiştir öyle yerlerde bulunmam. Yani hep oralara çok büyük önem veren insanlarla birlikte olmuşumdur belki de.
Bazen aradığım arkadaşlarıma nerdesin diye sorduğumda “Akmerkezdeyim” yanıtını aldığımda, sesinin derinliklerindeki garip bir onore oluşu sezinlerim inceden. Bana ne . Zaten ben hep bir tesadüflerle ortalama dört takvim yılında bir giderim öyle yerlere…Öyle güzel mimari dizaynı yapılmış su fıskiyeleri de cezbetmez beni.
Suni gelmez bana. Çünkü zaten varlığıyla sunidir.
Sahile vuran dalganın sesi ve taşların üzerindeki yosunlar her zaman daha değerli olmuştur benim için.
Bazı şeyler yapay olunca, bileşenleri de yapay oluyor.
Güvenlik kontrollerinde çok lüzumsuz sahneler görmüşümdür. Güvenlik kontrolünün evcilik versiyonu diyorum ben bunlara. Ya da şakacıktan güvenlik kontrolü.
Genelde ev hanımları olduğu zannına kapıldığım tiplerde oluyor bu durum. Özellikle, hanımefendi elinde çantası,cep telefonu bilmem nesi X-Ray cihazından geçerken güzel bir bbiiiiibppp sesi duyuluyor, sonrası hep aynı sahne. Aslında dış görüntüsüne, hareketlerindeki yavaşlığı, heyecanlanma belirtilerini, ses tonunu, yüzdeki anlamsız gülümsemeyi, hareketlerdeki zayıflığı, çevresine boş bakışlardaki zevzekliği de eklediğinizde,suçlu olmadığı her halinden belli birinden tekrar cihazdan geçmesi istenir . O da seve seve geçer. Anlaşılmaz bir medeni anlayışla. Belli ki vatandaşın bir yerine cep telefonu sıkışmış. Ya da kemerinin tokası falan. Ama olsun, işgüzar güvenlik affetmez,bir süre sonra işin boku çıkar. Herkesler durumun yapaylığının farkına varmıştır. Arkadan gelenler birikmiştir. Bazen “üff,hadi ya” şeklinde serzenişlerde bulunanlar olur. Ya içerdeki basın toplantısına yetişecek (!) tiplerdir bunlar ya da sürekli gelen sabırsız, aylak müdavimlerdir bunlar. Güvenlik, elindeki cihazıyla ziyaretçinin orasını burasını kontrol eder. Bir noktadan sonra güvenlik amacını aşmış, duygularının esiri olmuştur. Artık amacı bir suç unsuru bulmak ya da güvenliği sağlamak değil, sadece bu “biiip” sesini çıkartan materyale ulaşmaktır. Böyle bir durumda medeni anlayış artarak yerini tebessümlere bırakır. “Ayy ben de bişi yok ki” şeklinde başlayan diyaloglar, karşılıklı gülüşmelere kadar varır. İşte ben bu soytarılığa çok gülüyorum. Sonra özel güvenlik görevlimiz insiyatifini(!) kullanarak “peyki geçin efendim der” ve oyunun bir sonraki sahnesine kadar, yeni gelecek figüranı beklemeye koyulur.
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...