Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2005 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

EĞİTİMSİZLİK SİSTEMİ

Münazara demek, fikirlerin karşılıklı çatışması anlamına gelmektedir. Yani ilmi mânâda “cedel etmek” demektir.
Kimimizin ortaokul, kimimizin lise yıllarına damgasına vurmuştur münâzaralar. Ortaokul yıllarımda, özellikle orta üçüncü sınıfta hocamızın bizi iki gruba ayırdığını ve bir konuyu öyle midir, yoksa böyle midir düzleminde tartıştırdığını hala hatırlarım.
Bazen öyle konular gelirdi ve kendi kendime derdim ki, “ya benim savunmam için hocanın verdiği konu aslında bana uygun değil, ben karşı tarafın savunduğu konuyu savunsaydım daha güzel savunurdum, çünkü o daha çok aklıma yatıyor”.
Böyle düşünürdüm ama söyleyemezdim.

Aradan yıllar geçti...
O dönemki hocamızın ve muhtemelen sizin hocalarınızın da iyi niyetle bir şeyler yaptırtmaya çalıştığından, fikirlerin karşılıklı çatışmasını sağlamaya ve bize bir şeyler katmaya çalıştıklarından şüphem yok.
Ama Allah rızası için , bir hoca da çıkıp demedi ki, “çocuklar şimdi bu savunduğunuz şeylerin mutlak bir cevabı, değişmez kesin bir cevabı olmay…

23 ekim 2005 PAZAR, Sabah ÇEKİMLERİM

yazdan kalan son güneş ışıkları
ancak böyle değerlendirilebilirdi...

sabah saat 10:55, seyrantepe



daha güzel bir görüntü için,
fotoğrafları

tıklayınız...

“KONSANTRASYON ” ve “UYKU” DA ÖN KABÜLÜN ROLÜ

Bizim için önemli olduğuna inandığımız bir konuyu dikkatli bir şekilde anlamaya çalıştığımızda veya yoğun zihinsel konsantrasyon gerektiren “saf akla” ihtiyaç duyduğumuzda, ön kabullerimiz önemli rol oynar.
Ön kabulü bilinçli ve farkında olacak şekilde kabul etmemize da gerek yoktur. Hatta tam tersi biz farkında olmadan bilinçaltı zaten bu işi kendiliğinden halleder.
Açalım.
Bir problem çözmeye çalıştığımız anı, ya da kendi başımıza öğrencilik dönemlerimizde soru çözmeye çalıştığımız anları hatırlayın. Evde ya da etütte bir “çıt” sesinin bizi nasıl rahatsız ettiğini hatırlayalım.
Değiştiriyorum.
Yoğun bir geceden sonra, çok güzel bir özet çıkarmışız ve iki gün sonraki sınava hazırlanıyoruzdur. Ertesi gün de bir gün önceden çıkardığımız ve benim “hap” dediğim notlarımıza bakıyoruz diyelim. Hiç gürültü istemeyiz değil mi ? Çıkacak bir ses, dışarıdan gelen bir uyarıcı, seyyar satıcının sesi, belki de bazen araba motorlarının çıkardığı ses bile, düşüncemizin yoğunlaşmasını engelleyebilir ve bi…

KAYIP KAYIPTIR

Hiç şüphesiz,amacım bir “malum şahıs” tefrikası yaratmak değil, ama o zaman da söyledim, şimdi de söylüyorum, bence “malum şahıs”, dönüp dolaşıp yine kürkçü dükkanına gelecek. Ama şimdi konumuz o değil. Peki ne ?
Belirsiz periyotlarla televizyonlarda duyuyorsunuzdur, “bilmem ne partisinin bilmem ne milletvekili partisinden istifa etti, ilgili partinin meclisteki sandalye sayısı bu durumda bilmem kaça düştü” diye. Şimdi siyasi arenada bu tür haberler, biz izleyiciler dışında, de-facto işin içinde olanların gündemine ve siyasi kulislere bomba gibi düşer. Sıradan bir vatandaş için bu durum misal 100 olan partinin milletvekili sayısının 99’a düşmesi anlamına gelir iken, aslında o parti için bir “kayıp” tır. Hem de ciddi bir kayıp. Hani borsadaki parametrelerin “belli bir seviyenin altına düştüğünde” oluşan “psikolojik sınır” vardır ya, hemen hemen onun gibi bir şey. Bizim için A partisinin bir milletvekili kaybetmesi,diyelim ki 100 olan milletvekilinin 99’a inmesi iken, gerçekte o parti i…

PRINCE

Sevgili Dostum, Prince...
Hiç unutmam leptopunu kaybettiğinde gelip üzgün üzgün anlattığını...
Sonra da bulduğunda nasıl sevindiğini.
Geldiğinde baktım gözlerinin içi gülüyor.
Hadi bakalım bir daha kaybetme...
Seher'e selam söyle.
Unutma Sırrı'ya da Nijerya'dan bi tane bulacaksın...
Gerçi milletçe henüz bir tane daha Türk-Nijer ortak yapımına hazır değiliz ama...
Hadi dostum görüşmek üzere...

Gene bekleriz.
Selametle...

CEVAHİR İŞ MERKEZİ'NE GİTMEYEN TOPİTOP OLSUN

Bazı tipler vardır ya, oluşturulan bir güzelliğin aksayan yönlerini gösterip, istisnai olumsuzlukları, o bütüne mal etmeye çalışırlar. Aslında aptalcadır yaptıkları. Bu açıklamayı yaptım, çünkü şimdi benim şu yeni açılan meşhur cevahir iş merkezi ile ilgili yapacağım yorumdan sonra öyle düşünebilirsiniz. Yani düşünmeyin diye söylüyorum !

Şubeden arkadaş seviyor böyle yerleri, beni de çağırdılar.

Belki de 40 yıl yolumun düşmeyeceği bir yer. Bu konuyla ilgili önceki yazılarımdan birinde açıklama yapmıştım zaten.
Gittik.
Bulgaristan’dan gelen ELİKA adlı bir grubun dans gösterisini izledik. Gayet güzel bir organizasyondu. Bizim Anadolu ateşi gibi bir şeydi. Tüm iş merkezinde belki de bin kişiye yakın insan, Pazar gününü onları seyrederek geçiriyordu. Aşağıda onları görüyorsunuz.

Tamam buna bir şey dediğimiz yok. Avrupa’nın mı, dünyanın mı, galiba gezegeninde en büyük alışveriş merkeziymiş. Bu arada, milli gelirin %20’sini alan nüfusun %80’ni ne kadar faydalanır bu merkezden bilmiyorum ama neys…

İLK

2004 Aralığı... İstanbulda yollar karla kaplı. Ulaşım da çok güç. Evden dışarı çıkamıyorsun. Bakkala gidip ekmek almak için bile büyük emek verdiğin hava koşullarının olduğu bir aralıkta, o da ne, evdeki nargile şişen,suyunu temizlemek için uğraşırken,elinden düşüp kırılıyor. Dışarı çıkıp yeni bir şişe almak imkansız . Ne yapmalı diye düşünürken, üzerine bir de tömbeki krizin tutmuş. düşün düşün...Tamam buldum. Evet kapıya gelen sucudan aldığımız damacana neden imdadıma yetişmesin diye düşündüm. İyi ki de düşünmüşüm.
Çaresizlik adama neler yaptırıyor. Hemen teknik tasarım gücünü kullanıp, dünyanın en güzel mühendislik harikalarından birini yaratıyorsun.
İşe yarıyor mu ?
Hem de nasıl.
Karla kaplı yollar açılana, yolun eminönüne düşene kadar idare ediyorsun.
Sonrası mı ?
Valla yollar açılınca bile, uzun bir süre değiştirme ihtiyacı duymuyorsun.
İşte bir teknik tasarım harikası, damacanalı nargile, bir o kadar da fonksiyonel !
Selametle...

Uyanıklığın böylesi

BELEŞÇİ bir taraftar futbol maçlarına para ödemeden girebilmenin ilginç bir yolunu bulmuş. Giriş kapısına gelip kapıdaki görevli polise telaşlı bir ifadeyle;

‘Abicim çok acil bir durum oldu. İçeride maçı seyretmeye gelmiş bir abi var, (bir isim söylüyormuş) hanımı aniden rahatsızlandı, hastaneye kaldırdık, onu acilen bulup hemen hastaneye yetiştirmem lazım’ deyip, ehliyetini rehin bırakarak içeri giriyormuş.

Ama içeride maçı seyredecek kadar kalmak dikkat çekeceğinden, hemen diğer kapıya koşturup, oradan dışarıya çıkıyormuş.

Çıkarken kapıdaki polise ‘Abicim benim arabayı çekiyorlarmış, bir çıkıp bakayım ne oluyor? Problem varsa halledip geleyim’ diyormuş. Tabii geri gelince tanısın diye bu polise de kimliğini bırakıyormuş.

Çıkar çıkmaz ilk girdiği kapıya koşturup;

‘Abicim Allah razı olsun ben arkadaşı buldum diğer kapıdan çıktık. Şimdi benim ehliyeti alabilir miyim?’ diyormuş.

Ehliyeti kaptığı gibi çıktığı kapıya yollanıyormuş. ‘Abicim ben araba işini hallettim çok sağol, kimliği alabilir m…

SULTANAHMET -TARİHSEL DOKULAR

AN GELİR

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür..

sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür

Rahmetli Cem Karaca, cenazesinin alkışlarla uğurlanmamasını, dinimizin emrettiği gibi tekbirler…

april

burçin-istanbul-ağustos 2005-melekler de düşer

O AN GELDİ

Eğer "üçüncü şahsın şiiri" ni,
"istanbul ağrısı" nı,
"sisler bulvarı" nı,
"emperyal oteli" ni,
ilk kez duyuyorsanız, atilla ilhan'ın ölümüne, o an'ın geldiğine üzülmezsiniz,"allah rahmet etsin" der geçersiniz,
yok eğer duyduysanız,
o zaman durup bir düşünür,
dinlediğiniz tüm zamanları,
sahile çektiğiniz arabanızı,
karanlıkta kendi sesinden dinlediğiniz mısraları,
hatıralarınızı,
belki de "direksiyonunun koynuna girmiş" gibi yaşayan "bıçkın şoförleri",
"yahudi sokaklarını aydınlatan tel-aviv şarkılarını",
"tophane iskelesindeki dizel kamyonları",
öğrencilik yıllarınızı,onu ilk dinlediğiniz günü ve
diğerlerini hatırlarsınız.
Ama emin olun üzülmezsiniz,çünkü siz bilirsiniz ki, daha o ölmeden yıllar önce onunla tanışmış, şiirlerini,
saat bilmem kaçta "napoli garında" kendisini,
"tarlabaşındaki pansiyonda buğulanan bekarları",
"bir iştahsız orospuyla" yaşadıklarını anlattığı dizeler…

26eylül2005,tophane gece çekimlerim

YANİ

“Yani” bağlacı her zaman bir yetersizliğin ifadesi değildir.
Diyelim ki birisi anlatıyor anlatıyor,yetmiyor anlatıyor anlatıyor tam sonuca gelmişken diyor ki : “yani”.
Sonra devam ediyor, anlatıyor,anlatıyor, yetmiyor anlatıyor anlatıyor, sonra yine diyor ki : “yani”.
Başlıyor tekrar anlatmaya. Belli ki bir yerde bir maraz ve prüz var.
Ikınıyor ama çıkmıyor gibi görünüyor ağzındaki bakla.
“Yani” her ne kadar Türk gramer kurallarına ve klasifikasyonuna göre bir “bağlaç” olsa da, aslında bir yetersizliğin, eksikliğin, tutarsızlığın, acı ama , ifade güçlüğünün tam karşılığıdır.

Evet ama "yani" bu özelliklerinin yanında bir kurtarıcıdır da...
Eğer söylemek istediğini, engin birikimlerinle anlatamamış, karşı tarafın da yüz ifadesinden “ne diyo lan bu, ne zaman gelecek sadede” şeklinde kasılmaya başladığını hissettiğimiz anda yetişir imdadımıza “yani”.
Zaten diyemezsin ki, “yahu ben derdimi tam anlatamadım, bak aslında şunu söylemek istiyorum, hatta biliyorum, belki de biraz saçmaladım&qu…

BİR İSTİFA ÖNCESİ KUTLAMA PROGRAMI

Profesyonel iş yaşantımın en güzel günlerini yaşadığım, Telsim günleri.
İstifa etmeden önce, 444 0 542 telsim müşteri hizmetlerinin çekirdek yönetici kadrosunu görüyorsunuz fotoğrafta.
Veda akşamı.
O günlerden aklımda kalanlar; lotus programı.
Sürekli güncellenen mh bilgi kütüğü, (müşteri hizmetleri bilgi kütüğü)pre-paid, post-paid hatlar...
Kime cc, kime bcc yapacağımı karıştırdığım ilk zamanlar.
Gece gelen kayıp çalıntı bildirimlerine it-santralden konan kısıtlamalar...
Pin kodunu üç kere yanlış giren abonenin puk koduna duyduğu ihtiyacı "benim telefon puk olmuş" şeklinde dile getirmesi ve benim bunu ilk duyduğumda nasıl güldüğüm...
Cuma günleri serbest kıyafetle işe gelişler, ( free-friday uygulaması)bizim meşhur restaurantımız, bowling turnuvamız, bahçedeki dondurma partileri, kral tv stüdyoları ve interstar haber merkezi, bazı sabahlar 05:00' de çıkıp plazanın içindeki matbaadan kendi elimle star gazetesini alışlarım...
Yağız'la Ali'nin olağanüstü gayretleri...bir d…

DELİ İLE MANYAK ARASINDAKİ FARKLAR

Kullandığımız iki sıradan kelimedir “deli” ve “manyak”.
Hem de bonkörce kullandığımız.
Beynimize ve bilinç altımıza öyle bir kazınmıştır ki, hiç hatasız bir şekilde kullanırız bu iki kelimeyi.

Kelimelerle ifade etmek çok güç olsa da 'deli' ile 'manyak' arasındaki fark hepimizin her an zihnindedir ve hangisini ne zaman, hangisini hangi durumda kullanabileceğimizi hepimiz iyi biliriz.
Şimdi deli ve türevleri tamlamalara bakalım.
'Deli gücü' dendiğinde, bir anda çok güçlü olan, gerçek gücünün çok fazlasını yansıtabilen insan gelir aklımıza.
'Delidir ne yapsa yeridir'. Bunun yerine manyaktır ne yapsa yeridir desek, yakışık almaz. 'Seni deliler gibi seviyorum' un yerine 'seni manyaklar gibi seviyorum' derseniz, karşınızdaki gerçekten manyak olduğunuzu düşünebilir...
'Deli gömleğini giydirin'. Bunun yerine manyak gömleğini giydirin diyemeyiz.
Örneklerimizi, deli divane olmak, deliye pösteki saydırmak, deli etmek, deli saçması, zır deli, ne ol…

Banka Soygunundan İnsan Psikolojisine

Şu 'sendrom' kelimesi.
Hani 'pazartesi sendromu' diye herkesin ağzına sakız olmuş, ama 'sendrom nedir? ' diye sorsanız cevap alamayacağınız, ancak sadece kelimenin kullanıldığı tamlamadan, 'kötü' bir şey olduğunu hepimizin bilebileceği sendromdan bahsediyorum.
Etimolojik olarak sendrom, yunancada syn-:beraber ve droma-:koşma kelimesinden oluşmuştur.
Orijinal yazılışı syndrome.

Tam karşılığı: beraberkoşma gibi değişik bir anlama karşılık geliyor.
Esasen, 'aynı anda beraber görülen, aynı anda beraber hareket eden (koşan) özel bir rahatsızlık ya da bozukluğu ifade eden belirti' anlamındadır.
Peki Stockholm Sendromu nedir ?
Tarih ağustos 1973.
Dünyanın en uygar, refah seviyesi en ileri ülkelerinden birisi olan İsveç’te bir banka soygunu girişimi meydana geliyor.

Başkent Stockholm'de.
Soyguncular bir banka şubesine girip memurelerden bir kaçını rehin alıyor. Operasyon günlerce sürüyor.
Daha sonradan suikaste kurban giden dönemin İsveç başbakanı Olof Pa…

ÇİLE

TRAFİKTE SIKIŞIP KALMAK
*Profesyonelliğine profesyonellik katmak için tırnaklarını uzatmış bir gitar virtüözü, meslek hayatını sonlandıracağı, örneğin AYA İRİNİ’ de vereceği konserinden bir gece önce, tırnaklarını keserse; iyi gitar çalamaz. O da yetmez, konser günü tüm izleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Hepsinden daha önemlisi, insanlar bunda art niyet ararlar. Sorarlar adama : efendim nasılsınız,artık meşhur olmak istemiyor musunuz ?
*Bir doktorsunuz, hayati bir hastalığın teşhisi için hastanıza diyorsunuz ki, “yarın sabah aç karnına gel, kan tahlili yapacağız”. Hasta ise sabah karnını bir güzel doyurup, krallara layık bir kahvaltı yaptıktan sonra yanınıza gelir, kahvaltıda yediği balı reçeli size bir güzel, ballandıra ballandıra anlatırsa sorarsınız kendisine : efendim nasılsınız,düzelmek istemiyor musunuz ?
*Üniversite sınavından bir gece önce, bilerek ve isteyerek sırf kalem kullanamamak , sınava girmemek için, parmağını kıran bir öğrenciye sorarsınız : evladım nasılsın,kaza…

Bila-Mukabele

Birkaç haftadır devam ediyordu derslerim. Burada bahsedip bahsetmemek konusunda bir süre tereddüt yaşadım. Belki de herhangi bir ücret karşılığı olmadığı için yazmamın etik olarak uygun olmadığını düşündüm. Ama vazgeçtim. İşte her hafta sonu seyrantepedeki bize tahsis edilen yerdeki ücretsiz üniversiteye hazırlık dersim. Hepsi istekli hem de fazlasıyla. C.tesi,pazar sabah dokuzda başlıyoruz. Öğleden sonra üçte bitirdiğimiz oluyor. Saatlerce devam ediyor. Sadece gözlerinde "aa, anladım, çok basitmiş" ifadesini görmek için soyunulmuş bir iş. Karşılık yok,beklenti yok,reklam yok !
Şu ana kadar ara verelim diyen bir kişi olmadı. Hepsi de zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor, oyun gibi bilim olur mu ?
Bilenler bilir, oyun gibi matematik olur.
İşte bizde o oyunu oynamak için toplanıyoruz her hafta sonu.
Biliyorum, o saatlerde başka bir semtte başka bir derste öğrenci olarak bulunmam gerekirken !


okul,ders amaciyla oturulan her yerdir !
Paskal üçgenindeki katsayıları ezberlemeden,
istedikleri dereceden binom açılımını yazabileceklerini
öğrendikleri anın fotoğrafıdır !
(Çok vakti var o yüzden bilgisayarla bu kadar ilgilenebiliyor diyenlere duyrulur.Allah'tan sabah işe giriş,akşamda çıkış saatlerim belli,komplo teorisyenleri bir ikinci baver var,aslında bu sayfaları o hazırlıyor,bu yazıları o yazıyor diyemedi o yüzden)




Haftanın sorusunu çözen : ALTAY

Altay,söylediğim gibi,tebrikler.Haftanın
sorusunu sen çözdün bir portreye hak
kazandın.

Yıllar geçiyor...

Aradan yıllar geçti farkında mısın Hakan ? yedi sekiz yıl önceydi fen bilimleri merkezine gidiyordun yanlış hatırlamıyorsam. matematiğinde iyiydi. aklımda kalan en belirgin fotoğraf karesi ise, dersaneden çıktıktan sonra bana gelip,çantanı koltuklara atıp,ahmet abi'nin yerinde camdan dışarı bakman olurdu.sonra makinayı kazanman,..hatta annene söylemiştim o zaman,o okul konusunda ortak bir kaderi paylaşıyoruz hakanla diye...ne beklerken ne oldu diye...
bazen roma dondurmadan erdoğan abi'ye de uğruyorum,bazen cem'i görüyorum..ama artık ne ökkeş abi var...ne de diğerleri..beşiktaş'ta bir dönemdi ve tarih oldu.
Sana ve sevgili didem'e ömür boyu mutluluklar diliyorum. benim yerimi biliyorsunuz, beklerim

13 AĞUSTOS 2005 CEYLAN INTERCONTINENTAL

onüçağustosikibinbeşceylanintercontinentalhotel__
Hürriyet gazetesi halkla ilişkiler servisinden DİDEM...
bi de bizim hakan