Ana içeriğe atla

Banka Soygunundan İnsan Psikolojisine

Şu 'sendrom' kelimesi.
Hani 'pazartesi sendromu' diye herkesin ağzına sakız olmuş, ama 'sendrom nedir? ' diye sorsanız cevap alamayacağınız, ancak sadece kelimenin kullanıldığı tamlamadan, 'kötü' bir şey olduğunu hepimizin bilebileceği sendromdan bahsediyorum.
Etimolojik olarak sendrom, yunancada syn-:beraber ve droma-:koşma kelimesinden oluşmuştur.
Orijinal yazılışı syndrome.

Tam karşılığı: beraberkoşma gibi değişik bir anlama karşılık geliyor.
Esasen, 'aynı anda beraber görülen, aynı anda beraber hareket eden (koşan) özel bir rahatsızlık ya da bozukluğu ifade eden belirti' anlamındadır.
Peki Stockholm Sendromu nedir ?
Tarih ağustos 1973.
Dünyanın en uygar, refah seviyesi en ileri ülkelerinden birisi olan İsveç’te bir banka soygunu girişimi meydana geliyor.

Başkent Stockholm'de.
Soyguncular bir banka şubesine girip memurelerden bir kaçını rehin alıyor. Operasyon günlerce sürüyor.
Daha sonradan suikaste kurban giden dönemin İsveç başbakanı Olof Palme bile soyguncularla irtibata geçiyor.
Sonuç, günlerce süren bekleyişten sonra, Stockholm'deki bankada yaşanan bu olay sona eriyor, soyguncular yakalanıyor.

Peki o süre boyunca içerde ne oluyor ?
Soyguncularla rehineler arasında duygusal bir bağ, organik bir ilişki oluşuyor.

Rehinelerden bir kısmı empatilerini maksimize ederek, kendilerini teröristlerin yerine koyuyor ve onlara yardımcı oluyor.
Psikyatrik açıdan, rehinelerden bir kısmı, kendilerini rehin alan ve her an öldürmekle tehdit eden soygunculara karşı hayranlık, aşk ve başkaca olumlu duygular beslemeye başlıyorlar.

Nitekim Ağustos 1973’de İsveç’in başkenti Stockholmde yaşanan bu olayda, rehinelerden bir bayan soygunculardan birisine aşık oluyor, onunla ilişkiye giriyor, o da yetmiyor, soyguncunun mahkumiyeti süresince ona sadık kalıyor.
Ben insanlarda zaten var olan bu psikolojik dengesizliğin, Stockholm sendromuyla tamamen su yüzüne çıktığına inanıyorum.
Öyleki tıp dünyasında, psikyatri literatürüne bile, otuziki yıl önce 1973'de, İsveç'in başkenti Stockholmdeki bu olaydan sonra girmiş bir kavram.
Burada önemli olan şu : insan 1973’deki bu olaydan önce de aynı insandı. Stockholm’deki banka soygunu sadece bir 'tespit' aracı oldu.
Çünkü Stockholm Sendromu’nda en önemli noktalardan birisi, daha doğrusu rehine durumunda olan bireyin, soyguncuya karşı sempati geliştirmesindeki temel etkenlerden biri ; soyguncunun rehineye karşı yaptığı çok minik bir jest, iyilik, kibarlık.
Örneğin o gergin atmosferde, elinde silah ve ölüm tehditleri saçan bir soyguncu, rehinelerden birisine tuvalete gitmesi için izin verirse, rehinenin gözünde bu hareket çok büyüyor ve ölümle koşullandığı o ortamda, psikolojik bir reaksiyon olarak, o kişiye yani 'gaddar' kişiye karşı sempati duyuyor.

Benim özellikle ve ayrıca bahsetmek istediğim şey ise, bu durumun dünyanın her yerinde zaten böyle olduğudur.
Şimdi büyütecimizi, attığım konu başlığına yöneltiyorum, yani birey psikolojisine.
Sürekli iyilikler yapan, ya da iyilik yapmak isteyen, insanlara yardımcı olmaya çalışan, fedakar, alçakgönüllü, kimseyi incitmeyen, güler yüzlü bir arkadaşınızı düşünün.
'Yaptığınız bir iyilik kısa bir süre sonra göreviniz haline gelir' lafını hatırlayın.

Arkadaşınızın size ya da çevresine karşı hareketlerinde, yukarıda anlattığım çizginin dışında, hafif bir sapma sezdiğinizde, o kişiden daha kötüsü olmayacaktır.
Mutlaka ama mutlaka, onun dengesizleştiğinden, ya da aslında iyi biri olmadığından, çok değiştiğinden bahsedeceğiz.
Bunun yanında, sürekli yakınan, kimseye iyilik yapmadığı gibi, dedikoducu, aleyhte konuşup iftira atmayı seven, yaralı parmağa bile işemekten aciz olacak kadar bencil bir arkadaşımızın yaptığı bir 'güzellik' hafızalarımızdaki yerini daha aktif olarak koruyacaktır.
Şimdi kabul edin, iyi ve dörtdörtlük biri olarak tanıdığınızın yaptığı bir iyilik mi sizi daha çok büyüleyip etki altına alır, yoksa zihninizde kötü olarak yer eden bir arkadaşınızın mı ?
'Kötü' diye tabir ettiğimiz arkadaşımızın bir güzel hareketini ballandıra ballandıra anlatırken şunu da eklemeyi ihmal etmeyiz : 'ya ! aslında o kadar da geçimsiz ve kötü değil, hatta geçen gün…'
Ama 'iyi' diye kabul ettiğimiz arkadaşımızın kötü bir hareketini de aynı balın tadında yine anlatırız :

' Var ya, ne oldu biliyomusun, geçen gün…'
İşte bir banka soygunundaki soyguncular, kötü arkadaşlarımız gibidir.

Yaptıkları bir iyilik bu noktalara kadar varır.
İsveç basınında, rehinelerden bir kısmının aralarında para toplayıp mahkumları savunacak avukatı tuttuğu ve cezaevinde onları ziyarete gittiği bile yazılmış bir dönem.
Bundan sonra çevremizle olan ilişkilerimize bir de bu perspektiften bakalım.
Olay gayet basit, dilim var mıyor ama Stockholm sendromunun öztürkçesi şu : deveye diken, insana xxx !

(Stockholm Syndrome: Stokholm Sendromu. Stokholmde bir banka soygununda rehine alınan kadınlardan birinin soygunculardan birine sevdalanması ve o kişiye bütün mahkumiyeti süresince sadık kalması olgusu ardından, teröristlerce rehine alınan veya kaçırılanların yaşamlarını elinde tutan teröriste sempati duyması, onla özdeşleşmesi durumu. Kaynak : Açıklamalı Psikyatri Sözlüğü (İNGİLİZCE-TÜRKÇE-LATİNCE) Doç.Dr.Oğuz ARKONAÇ, Nobel Tıp Kitabevleri, 1999 İstanbul, sf.544)
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …