Ana içeriğe atla

EĞİTİMSİZLİK SİSTEMİ


Münazara demek, fikirlerin karşılıklı çatışması anlamına gelmektedir. Yani ilmi mânâda “cedel etmek” demektir.
Kimimizin ortaokul, kimimizin lise yıllarına damgasına vurmuştur münâzaralar. Ortaokul yıllarımda, özellikle orta üçüncü sınıfta hocamızın bizi iki gruba ayırdığını ve bir konuyu öyle midir, yoksa böyle midir düzleminde tartıştırdığını hala hatırlarım.
Bazen öyle konular gelirdi ve kendi kendime derdim ki, “ya benim savunmam için hocanın verdiği konu aslında bana uygun değil, ben karşı tarafın savunduğu konuyu savunsaydım daha güzel savunurdum, çünkü o daha çok aklıma yatıyor”.
Böyle düşünürdüm ama söyleyemezdim.

Aradan yıllar geçti...
O dönemki hocamızın ve muhtemelen sizin hocalarınızın da iyi niyetle bir şeyler yaptırtmaya çalıştığından, fikirlerin karşılıklı çatışmasını sağlamaya ve bize bir şeyler katmaya çalıştıklarından şüphem yok.
Ama Allah rızası için , bir hoca da çıkıp demedi ki, “çocuklar şimdi bu savunduğunuz şeylerin mutlak bir cevabı, değişmez kesin bir cevabı olmayabilir. Zaten amacımız bu sorulara doğru yanıtlar bulmaktan çok , sizlere bir fikir ve zihin jimnastiği yaptırmaktır. O yüzden -her ne kadar kimi zaman inanmadığınız bir şeyi savunmak zorunda kalsanız da- yılmayın.”
Nerdeeee böyle söyleyen, öğrencinin içini açan hoca...
Bir kere asıl önce bu söylenerek öğrencinin ufku açılmalıydı ki, o da aslında neyi niçin savunmak zorunda bırakıldığını bilsin ve kendine öz saygısı zedelenmesin.

Düşünün bakalım, inanmadığınız bir şeyi sonuna kadar savunmak zorunda bırakıldığınızı…
Kişiyi suça toplum mu iter, yoksa suç işleme dürtüsü kişinin kendi içinde mi vardır ?
Hadi buyurun !
Soru aslında güzel. Çirkin olan ise, o yaştaki körpecik bir beyin, gerçekten de bunlardan bir tanesinin doğru olduğu zannına kapılabiliyor.

İşte tehlikeli olan da budur. Halbuki böyle durumlarda yukarıda da işaret ettiğim gibi, hoca demeli ki;
“Çocuklar bunun kesin bir cevabı yoktur. Farklı açılardan, geliştirebildiğiniz kadar fikir geliştirin ve hepsini ortaya koyun. Eğer bu münâzaranın sonunda, kafanızda suç kavramıyla ilgili farklı, özel ve özgün fikirler geliştirebiliyorsanız o zaman amacımıza ulaşmışızdır. Yoksa ying-yang gibi düşünmek zorunda değilsiniz .”
Mesela o dönem gerçekten kafama takılmıştı, gerçekten de kişiyi suça toplum mu iter yoksa suç işleme dürtüsü bireyin kendisinde mi vardır diye ?

Cevabını ise ancak yıllar sonra verebilmiştim...
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...