Ana içeriğe atla

YANİ


“Yani” bağlacı her zaman bir yetersizliğin ifadesi değildir.
Diyelim ki birisi anlatıyor anlatıyor,yetmiyor anlatıyor anlatıyor tam sonuca gelmişken diyor ki : “yani”.
Sonra devam ediyor, anlatıyor,anlatıyor, yetmiyor anlatıyor anlatıyor, sonra yine diyor ki : “yani”.
Başlıyor tekrar anlatmaya. Belli ki bir yerde bir maraz ve prüz var.
Ikınıyor ama çıkmıyor gibi görünüyor ağzındaki bakla.
“Yani” her ne kadar Türk gramer kurallarına ve klasifikasyonuna göre bir “bağlaç” olsa da, aslında bir yetersizliğin, eksikliğin, tutarsızlığın, acı ama , ifade güçlüğünün tam karşılığıdır.

Evet ama "yani" bu özelliklerinin yanında bir kurtarıcıdır da...
Eğer söylemek istediğini, engin birikimlerinle anlatamamış, karşı tarafın da yüz ifadesinden “ne diyo lan bu, ne zaman gelecek sadede” şeklinde kasılmaya başladığını hissettiğimiz anda yetişir imdadımıza “yani”.
Zaten diyemezsin ki, “yahu ben derdimi tam anlatamadım, bak aslında şunu söylemek istiyorum, hatta biliyorum, belki de biraz saçmaladım"
O yüzden “yani” bir imdat simidi, bir anaforun oluştuğu son noktada, aslında son noktayı koyan bir “gerçek kurtarıcı”dır.

Hem de öyle yakışıklı bir bağlaçtır ki “yani”, anında kurtarır sizi.
Ya da durumu.
Aslında genel anlayış bu olsa da farklı bir açıdan bakıp, “anlam pekiştirmesi” belki de bir “demagoji kuralı” olarak da değerlendirebiliriz “yani” yi.
Şöyle ki; öyle anlar olur ki, karşı tarafa söylemek istediğimizi bir anda söylemek istemeyebiliriz.

İşte öyle durumda “yani” her ne kadar dışardan bir yetersizliğin ve eksikliğin dışavurumu olarak telakki edilse de biz “yani” yi kullanmayı bilinçli ve kendi irademizle kullanmayı tercih edebiliriz.
Hülasa ; her “yani” eksikliğin, yetersizliğin ve ifade güçlüğünün karinesi değildir. Diyelim ki, kız ya da erkek arkadaşınızdan ayrılmak istiyorsunuz, doğrudan da , “sen bana uymazsın, bitirelim bu işi,son noktayı koyalım güzelim” de diyemiyorsunuz.

Çünkü kalbi kırılacak, incinecek falan, bin türlü formalitesi var. Bakın “yani” ne güzel bir yardımcıdır bu durumda. Başlarsın,
-"güzelim seni çok seviyorum ama nasıl diyeyim...?!"
-"muhittin bu ne demek ?"
-sevgilim “yani” şey…şöyle açıklayayım...
Karşı tarafa bir mevzuyu dolaylı ve alıştıra alıştıra anlatmanın sinsice bir yöntemi olmuyor mu “yani” ?
Oluyor hem de bal gibi !

Sadece bir yetersizliğin ifadesi değil yani...
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...