Ana içeriğe atla

AHLAKLI, AHLAKÇI VE AHLAKSIZLIK ÜÇLEMESİ


Alev Alatlı'nın dediği gibi, etik kelimesini yani kabaca ahlak anlamına gelen bu kelimeyi kullanmanın lüzumu yok.
Nedir etik ?
Ahlak !
Lüzum yok kıvırmaya, etik demeye,entel dantel figürler sergilemeye.
Basbayağı ahlak işte.
Üçleme dedik.
Bakalım:
Ahlaklı.
Evet bir bütün olarak ahlaklı olmak zordur.
Yaşadığınız çevreyle de ilgisi vardır.
İlyas Salman’ın rüşvet yemeyen memur rolünde olduğu o meşhur filmini hatırlarsınız. Banker Yakup. Başrollerini Şener Şenle paylaşmıştı.
Oradaki tip ahlaklı bir insan tipiydi.
Her koşulda ödün vermeyen insan tipi.
Çok zorlanmıştı adamcağız.
En sonunda isyan etmişti ama.
Ahlaklıydı kendisi.
Ahlaklı insan, mümkün olduğunca doğru davranmaya çalışır.
Kurallara uymaya çalışır.
Dürüsttür.
Temizdir , ibnelik etmez, arkadaşlarına da puştluk etmez. Arkadan konuşmaz mesela.
Ucuz işlerle de uğraşmaz.
Müptezel değildir.
Müfteri de.
Rüşvet almaz.
İlişkilerinde gerektiğinde seçicidir de.
Çalmaz çırpmaz.
Kimsenin hakkını yemez.
Kimsenin malına mülküne, ırzına, koala gibi bakmaz.
Parmakla gösterilen insandır.
Tercih edilendir.
İşverenler bu tip insanları tercih ederler.
Ahlakçı bundan biraz farklıdır.
O ise bütün puştlukları bilir.
Ama ahlaklıdan biraz farklıdır.
Her şeyin de farkındadır.
Sürekli doğru olmaya çalışır.
Arada bir sapması olur mu ?
Olmaz mı. Olur tabii ki.
Ama böyle anlarda pişmanlığı yoğun yaşadığı da olur.
Dalkavukluk değildir aslında yaptığı.
Sadece doğruyu bilir, mümkün mertebe uymaya çalışır.
Eğer bir bayansa zorda kalmadıkça mecburiyet hasıl olmadıkça herkese olur olmaz durumda vermez mesela.
Üst düzey bir emniyet müdürüyle karşılıklı yaptığım bir görüşmede, konu hırsızlık,gasp ve artan asayişle ilgili sorunlardan açılmıştı.
Çok güzel bir şey söylemişti kendisi.
“Denenmemiş dürüstlük, dürüstlük değildir” demişti.
Kişiyi bir de suça eğilimli koşullarda bulundurup, ahlak seviyesini böyle ortamlarda ölçmenin en doğru tespit olacağından bahsetmişti.
Katılmamak mümkün mü ?
Ahlakçı insan bu koşullarda da mümkün olduğunca taviz vermez.
Kuralları bilir. Uymaya çalışır.
Sapmaları istem dışıdır ya da koşulların dayatmasıyla olmuştur.
Sürekli tartar. Enine ve boyuna.
Ahlaksız ise hepsinden farklıdır.
Bi kere ahlaktan bahsedilmesi onu her koşulda rahatsız eder.
Çünkü aslında o da meseleyi derinden çakmıştır. Ama ahlaksızdır bi kere. Alinin külahını veliye velininkini de aliye takar. Hakkında söylenenleri bilse de bilmemezlikten gelir. Duymamazlıktan yani.
Kulağını tıkar. Aleyhinde yapılacak yorumlar onu pek de rahatsız etmez. Kulağını kıçına koyup, kendisi hakkında söylenenleri duymaz. Maalesef ki, kızaracak bir “yüz” ü bile yoktur.
Hani suç işlediğinde kameralara bakmamaya çalışan, yüzünü gizlemeye çalışan, hırsızlar, rüşvetçiler, hayat kadınlar vardır ya. Esasen onlardan bile daha kötü durumdadırlar. Çünkü onlar bile yedikleri nanenin farkındadır ki, yüzlerini gizlemeye çalışırlar.
Ama ahlaksızlar sadece durumu ve götünü kurtarmaya çalışır. Kurtarabilir mi ?
Evet. Kısa vadede evet. Ahlaksız insan her zaman kazanır. Ama altını çiziyorum : kısa vadede.
Uzun vadede ahlaksız insan her zaman kaybeder.
Kendisiyle yüzleşmekten sürekli kaçındığı için kısa dönemde pek bir rahatsızlıkta duymaz.
Ama zaman, koşullar dayattı mı, yabancılaşma başlar.
Benliğine yabancılaşma.
Kimliğine yabancılaşma.
Bir an gelir ki, çevreden duydukları artık onu rahatsız etmeye başlar.
Ne yapacağını bilemez.
Yaşamını ve yaşantısını sorgulamaya başlar.
Her hareketini kendi dairesinde meşrulaştırma girişimleri de artık sonuç vermemeye başlamıştır.
Bi dönem yaptığı şeyin, bireysel ruhi masturbasyondan başka bir şey olmadığını anlar.
Ama iş işten geçmiştir.
Ve artık “o” bir yerlere giren şemsiye gibidir.
Artık çıkmaz ve açılmaz.
Ahlaklı olamıyorsak, ahlakçı olmaya çalışabiliriz mesela.
Ama şiddetle kaçınmamız gereken bir şey varsa o da ahlaksızlıktır !
Selametle
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...