Ana içeriğe atla

BU GÜNLERE NASIL GELDİK ?


Bir dönem geniş bir kitlenin bilgisayarında “1980’lerde çocuk olmak” mealinde bir mail dolaşıyordu. Şimdi yaşı otuza dayanmışların hatıralarını süsleyen o döneme ilişkin nostalji öğelerinden bazıları şunlardı :
vatkalı elbiseler ve kabarık saçlar, pazar günleri TRT’de yayınlanan Cenk Koray’lı geçen, kutumu açtırmak istiyorumlu tele kutu programı, clementine adlı bizleri büyüleyen çizgi film,voltran, gölgelerin gücü adına, 0 212’nin olmadığı
,telefon numaralarının 6 haneli olduğu İstanbul günleri,
ilk renkli televizyonun gelişi, Adile Naşit’li uykudan önce ve evlere o dönem yeni yeni girmeye başlayan ve sonra bir anda yok olan videolar, okey kelimesinin yaygınlaşması, pazar günleri yayınlanan pazar konseri ve televizyonlarımıza bir saatliğine vurulan kilitler.
Peki, neden 1960’lı yıllarda, “1940’larda çocuk olmak” o kadar önemli değildi ?
Ya da neden 1970’li yıllarda “1950’lerde çocuk olmak” o kadar önemli değildi ?
Ve pek tabii ki, tüm bunlara karşı neden 2000’li yıllarda “1980’lerde çocuk olmak” önemli ?
Bu soruların cevabı, son yirmi yılda yaşanan teknolojik değişimde gizlidir. Teknoloji değişti hem de bizim farklı bir dönemde olduğumuzu somut olarak hissettirecek kadar değişti. Türkiye’de daha önce hiçbir dönemde yaşanmayan değişiklikler yaşandı. Son yirmi yirmibeş yıldaki sosyal, kültürel, teknolojik, bilinçsel ve sosyal psikolojik radikal transformasyon (kökten değişim), daha önce hiçbir dönemde bu şiddette yaşanmamıştı.
O dönemler, sanki farklı bir çağ, farklı bir dönem olarak, tarih sahnesindeki yerini aldı. Türk toplumunun tüm fertlerinde, dünyadaki teknolojik ilerlemeye paralel olarak filizlenen değişim ve kabuğunu kırma girişimi hareketi, dalga dalga tüm ülkeye yayıldı.
Nihayet bugün geldiğimiz noktaya geldik. Bir kriz dönemiydi yaşadığımız ve her kriz döneminde olduğu gibi sancılıydı bu dönem. Peki sancı tamamen geçti mi ?
Hayır.
Maalesef, kriz hala devam ediyor. Farklı bir boyut kazanmış olarak hem de.
Şimdi de bu güzel ülkenin insanları, sancılı dönemde ortaya çıkan akut patolojik durumla ( ansızın ortaya çıkan hastalıklı durum) başa çıkmaya çalışıyor. Hiç şüphesiz toplum bir kırılma noktasını yaşıyor ve gençler arasındaki benzetmeyle “bir yerlere akıyor”. Gazeteler, televizyonlar, gasp, hırsızlık,adam kaçırma, soygun, fidye, tecavüz, şiddet, rüşvet,terör haberlerinden geçilmiyor. Tüm bunlar aslında bir “sonuç” tur. Son yirmi yılın bilançosudur.
Tabii bunun altında “teknolojik doymuşluğun" ve “herşeyden anında haberdar” olmanın verdiği, farkında olmadan yaşanan “özgüven” yatıyor.
Artık bir işadamıyla, bir sıradan memur örneğin aynı cep telefonunu kullanabiliyorsa, her ikisi de legal haber kaynaklarına anında ulaşabiliyorsa, alt gelir gurupları, üst gelir guruplarının onlara göre üstünlüğünün sadece sahip olunan maddi kaynaklarla (parayla) sınırlı olduğunu idrak etmişse, işte ülkedeki kırılma noktası bu sebeple yaşanmaktadır.
Bazen anlamsız noktalara varabilecek kadar lüzumsuz boyut kazanmış olan “hak arama bilincinin” gelişmesi de yukarıda çizilen dünyayı tetikleyen bir unsur olmaktadır.
Hasılı;
Teknolojik değişim, "
teknolojik doymuşluğu " doğurdu, teknolojik doymuşluk “ herşeyden anında haberdar olma ” yı beraberinde getirdi ve bu da gizliliğin gizemini kaldırdı.

Tüm bunlara “ özgürlükler ” adı altında "ayıp" kavramının içinin boşaltılması ve amacını aşan “hak arama bilinci” de eklenince, yaşanan kültürel ve sosyal dejenarasyon “erozyon” boyutundan “korozyon” boyutuna ulaştı. (erozyon fiziksel, korozyon kimyasal değişme)
Aaaah 1980’ler, ara ara gülüp geçtiğimiz eski günler. Bazen diyorum ki, ne bu kadar değişseydik, ne de bu kadar bozulsaydık.
Selâmetle...
2 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...