Ana içeriğe atla

İNSANLARIN BİRBİRLERİNİ SINIFLANDIRMA KRİTERLERİ



Kimse inkar etmeyecek değil mi ?
Eşitlik meşitlik beylik laflar ama, hepimiz biliyoruz ki , herkes birbirini sınıflandırır, kategorize eder.
Bir yerlere koyar yani.
Kriter nedir ?
İşte filmin koptuğu andır bu an.
Herkes birbirini bir yere koyar. Ama söylemez. Söyleyemez. Neden ?
Bilmem ki.
Onu kendimize sormak lazım.
Biz filmin koptuğu “an” a bakalım.
Türkiye’de yaşadığım için, ülkeme ait sınıflandırma ölçütlerine değineceğim.
Herhangi bir öncelik sırası yok.
Başlayalım.

Kimisi insanları dış görünüşüne göre sınıflandırır.
Eğer bir kadınsa, erkeğin yakışıklı olması, elinin yüzünün düzgün olması önemlidir. Karşısındaki insan ne kadar yakışıklı ve hoş bir görüntü sahibiyse, kafasında öyle bir yer oluşturur ve onuda oraya koyar. Bu o bayanın tercihidir. Yakışıklı olsun, sohbet edelim, konuşalım bir şeyler paylaşalım der.

Kimisi hüsn-ü cemaline yani yüz güzelliğine göre sınıflandırır. Hem cinslerim bu konuda birinciliği kimseye kaptırmaz sağ olsunlar. Türkiye’ye batı tarzında dergiciliği getiren geçtiğimiz yıllarda bir halk otobüsünün çarpması sonucu hayatını kaybeden rahmetli gazeteci Ercan Arıklı bunu hiç çekinmeden söylermiş mesela.Eski kadınca dergisi yayın yönetmeni Duygu Asena'nın ağzından aynen aktarabilirim :"Güzel kadınlara çok meraklıydı. İşe çirkin kadın aldığımızda çok kızardı. Hatta "Allahaşkına güzel kızlar alın şuraya, ben maaş veremem, kendi cebinizden ödersiniz" diye takılırdı bize.(Kaynak: Haftalık Dergisi, Sayı 8, 5-11 Haziran 2003, sf.10)

Kimisi “ön yargılara” ve “ön kabullere” göre sınıflandırır insanları. İki şekilde gelişir bu yaklaşım. Birinci yaklaşım, birisi hakkında duymak istediği şeyler “işine geldiği” ve “hoşuna gittiği” için eşelemez, aynen kabul eder. İkinci yaklaşım ise dürüstçedir. Bi şeyler duyar ama “madalyonun bir de öbür yüzü” olduğu ve “o” kişinin de dinlenmesi gerektiğini bilmez ya da aklına gelmez. “Aaaa bana senin için neler demişlerdi biliyo musun ?” bu dürüst yaklaşımın geldiği son noktadır.

Kimileri pragmatisttir. Kişileri kendisine faydası olup olmamasına göre sınıflandırır. Hergün hatır için ya da çok düşük bir ücret karşılığında, kapısının önündeki çöpü alan okuma yazma bilmeyen birisi, insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuş bir bilim adamından çok daha değerlidir onun için. İlginçtir bunu söylemektende imtina etmez bu tipler. Liberal ekonominin babası Adam Simith'in yerli temsilcisi,tilmizi ve uzantılarıdır bunlar.

Kimisi ilm-i kemaline göre, yani kültür düzeyine göre sınıflandırır. Bu tiplere göre karşısındaki insan kültürlü olmalıdır. Bilgi birikimi yüksek ve entelektüel faaliyetleri mutlaka olmalıdır, ot gibi olmamalıdır yani.

Kimisi politik görüşlerine göre sınıflandırır insanları. Eğer benim politik görüşümü savunuyorsa, ne bok yerse yesin ben bunu tutmalıyım der. Usülsüzlük yapıp, devletin malını mı götürmüş, olsun ne var ki benimle aynı görüşte deyip onu savunur. Savunur mu ? Hem de nasıl.


Kimisi doğum yerine göre sınıflandırır insanları. Benim coğrafi bölgemden olsun da, hemşehrim olsunda ne olursa olsun. “Ben onu tutarım abi” der.
“Vaay toprağım” repliğini üç günde bir mutlaka duymaz mıyız ?

Kimisi mal-i envaline göre, yani cüzdanına göre sınıflandırır. “Para varsa ben de varım” cıdır bunlar. Bunlara göre, ne kadar çok parası varsa, o kadar itibar görmelidir insanlar. Zengin insanlar daha değerlidir yani. Onlar itibar görmelidir ve onlar daha değerlidir derler. Hatta buna inanmasalar bile öyle esiri olmuşlardır ki paranın, “o” na sahip birine kul köle olmaktan edemezler kendini.

Kimisi etnik kökenine göre sınıflandırır insanları. Ona göre şu ya da bu etnik kökenden birisi kafasında bir fikir edinmesi için yeterlidir. Ay siz “şey” misiniz ? şeklinde devam eder yaklaşımlar.

Kimisi inançlarına göre sınıflandırır insanları. İnançlı mı değil mi ? Eğer inançsız bir tanrıtanımazsa karşısındaki, işi olmaz öyleleriyle. Sevmez öylelerini. E insanın yüzüne de söylenmez ya bunlar ama olsun içten içe antipatik gelir bu tipler ona.

Kimisi dinine göre sınıflandırır insanları. Eğer kendi dininden değilse, sevmez karşı taraftakini, antipatik gelir yani ona. Pek tabii ki karşı tarafa bunu açıkça hiçbir zaman dillendiremeyecek olsa da. Sadece arkasından söyler, o kadar.

Kimisi nüfuz ve etki alanına göre sınıflandırır insanları. Etkili yerlerde, etkili adamları olan kişiler değerli, kıymetli ve yücedir onlar için. Hatta bir kült muamelesi yaparlar böylelerine. Kolu uzun adamdır çünkü, istediği yere ulaşır, gereğini yapar yani. “Her türlü defter, itinayla dürülür” ü , şiar edinmiş insanlara duyulan hayranlıktır aslında bu.

Kimisi eğitim düzeyine ve diplomasına göre sınıflandırır insanları. Üniversite mezunu mudur mesela, kaç yabancı dil biliyordur ? Yüksek lisans, (master), doktora moktora yapmış mıdır ? Yukarıdaki kültüre göre sınıflandırma ile karıştırdığımı zannetmeyin. O başka. Burada sadece diploma konuşur. Ne mezunuyuzdun, ya da siz hangi okuldansınız, sorusu kısmen bu duygu durumunu yansıtır.

Kimisi mesleğine göre sınıflandırır. Aslında hep olmak istediği de olamadığı mesleği yüceltir psikanalitik açıdan ama farkında bile değildir belki de bu durumun. Bilinç altı öyle komut vermiştir çünkü.
“Ay siz orda mı çalışıyosunuz ?”
Eğer mesleğin mensubu efkar-ı umumiyede çok prestijli kabul edilen bir meslektense, hemen sınıflandırıverir ve kafasındaki özel yere koyar.

Bi de karşısındakini “insan” lığına göre sınıflandıranlar vardır. Saydığımız hiçbir kriteri referans almaz böyleleri.
Yaşar giderler serseri mayın gibi.
Selametle...
2 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...