Ana içeriğe atla

İSİMLERİN SOSYO-KÜLTÜREL YAPIYLA ETKİLEŞİMİ ( II )


Bir önceki yazımızda, isimlerin bireyler üzerinde bıraktığı psikolojik etkiden bahsetmiştik.
Bugünkü yazımızda, meselenin sosyokültürel yönünü analiz edeceğiz.
Kabataş Erkek Lisesi son sınıfta iken, arkadaşlar arasında bir geyiğimiz vardı.

Ben, 334 Hakan ve 338 Emre arasında geçerdi bu geyik. Aslında bilimsel bir gerçekliğe kendi çapımızda alaylı bir şekilde yaklaştığımızı nerden bilebilirdik ki o zaman ?
Esprimiz şuydu :
Hakan bir dizi isim sayardı, sonra Emre de arkasından başka isimleri sayardı, sonra da ağzımızdan salyalar saçalar gülerdik.
Önce Hakan gayet kaba ve sert bir doğu şivesiyle:
Abdooo, Beşiiiir, Şehğmuzzz, Reşooo...
Arkasından da Emre gayet "yumuşayarak" ve "isimleri yuvarlayarak" İstanbul Türkçesiyle:
Beeerk, Berkeee, Gürcaaan, Meert, Tarkan...
Sonra da kopardık.
Aslında zamanında çok önemli tespitler yapmışız da farkında değilmişiz.
Şimdi tahlilimizi derinleştirelim :
İsimler, kişi üzerinde yarattığı etkinin dışında, o kişinin çevresinde de bir takım etkiler bırakır. Kabaca da olsa, isimlerinden yola çıkarak, kişilerin geldikleri sosyal çevre ve bağlı oldukları sosyo-kültürel yapı hakkında üç aşağı beş yukarı fikir sahibi olabiliriz.
Nazım, Mahir, Ulaş, Deniz gibi isimler için özellikle altmışsekiz kuşağı geleneğinden gelen bir ailenin çocuğu olabilir, şeklinde fikir yürütebiliriz.
Ertuğrul, Göktürk, Oğuzhan, Mete , Cengizhan gibi isimleri, Orta Asyanın ruhunu hala hisseden bir ailenin koyduğu isimlerdir şeklinde düşünebiliriz.
Beşir, Şeyhmuz, Reşo gibi isimleri, kırsal kesimde yaşayan ya da o gelenekten gelen bir ailenin çocuklarına koyduğu isimler olarak,
Muhammed, Samet, Sait, Rahim, Rahime gibi isimleri de, konservatif bir gelenekten gelen ailenin koymuş olduğu isimler olarak düşünebiliriz.
Hiç şüphesiz bunlar matematiksel mutlak doğrular değildir, ancak çocuğa konulan isimler “aile” bütününe ulaşacağımız “parça”lardan biri olarak fikir yürütebileceğimiz önemli bir parametre, sağlam bir karinedir.
İsimlere bu şekilde yaklaşmanın dışında, Hatemi Hoca’nın özgün bir yaklaşımına da değinmeden geçemeyeceğim. Ona göre insan isimleri, “mimari stillere” göre de gruplara ayrılıp sınıflandırılabilir.
Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Fatma, Emine, Zeynep gibi isimleri klasik Osmanlı mimarisine benzeten Sn.Hatemi, Refik,Münir, Müfid, Perran, Pertev gibi isimleri de barok sanatına benzetmiştir. (barok sanatını kabaca :gösterişli, az biraz rüküş,sadelikten nasibini almamış, biraz abartılı bir akım olarak nitelendirebiliriz. b.e.)

Nihayet Cumhuriyet dönemi Türk mimarisine örnek olarak da Tülay, Engin, Mine gibi isimleri örnek olarak vermiştir.
Gördüğümüz gibi isimlerin gerek sosyal gerekse psikolojik, kişi ve çevresi üzerinde yarattığı özel bir yer vardır. Bu ne demek oluyor, çocuklarımıza öyle kafamıza göre isim koyamayacağımız demek oluyor.
Yıllar sonra çocuğunuzun sizin koyduğunuz ismi kullanmayıp, başka bir isim tercih etmesini istemiyorsanız, yol yakınken iyi düşünün.
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …