Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2005 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

BİR ÇUVAL'IN GETİRDİKLERİ

Arkadaşlar arasında sürekli konuşurduk. Kurtlar Vadisini seyrettin mi yoksa seyretmedin mi ?
İşte filmin içeriğinden çok, bir dönem bu konuyla çok ilgilendik. Arkadaşlarım, ısrarla bu diziyi seyretmem gerektiğinden bahsediyordu.
Ben de bilinçli olarak diziden uzak durduğumu söylüyordum. Gelelim düzenli olarak takip etmememin sebebine :
Kim ne derse desin, değişik
bir diziydi ve her zaman söylediğim gibi, bugüne kadar şahit olduğum, “Türkiye için devrim” niteliğindeki iki filmden (diziden) sonuncusuydu.
Hiç şüphesiz birincisi geçtiğimiz yıllar sinemalarda gösterimi yapılmış olan Bumerang Cehennemiydi.
İşte bu tarz film ya da dizilerden kaçmamın sebebi, izledikten sonra söyleyecek ve yazacak çok şeyimin olması.
Ne var ki ?
Söyle ve yaz o zaman ! diyorsanız, o kadar da kolay değil.
Peki ya girilen anlamsız risk ?
İşte bu yüzden işin kolayına kaçıyorum ve konuyla ilgili iki yazıyla işi nihayetlendiriyorum.
Yazılardan biri, yani okumakta olduğunuz yazı, ilk yazım.
İkincisi de, Kurtlar Vadisi Irak gös…

BİR ARALIK GECESİ İSTANBUL

Saat 22:36.
Aralık ayı.
Yıl ikibinbeş ve hatta ikibinbeşin son günleri.
Ayın yirmidokuzu.
Hava çok soğuk değil. İstanbul herzaman ki istanbul.
Orospu İstanbul yani.
Hava kararmış.
Sokakta tek tük insanlar.
Günlerden perşembe.
Yılbaşı arefesinde bir istanbul gecesi. Hazırlıklar son aşamada. Gündüz yaşanan organizasyon karmaşası, yerini akşamın sessizliğine ve kurtlar vadisinin ölüm sessizliğine bırakmış.
Tophane'de nargile içen insanların neredeyse tamamına yakını "Kurtlar Vadisine" kilitlenmişti.
Hemen sıyrıldım aralarından ve herkesler evine yöneldi. Ben Kurtlar Vadisi mevzuuna çok ciddi ve hatta uluslararası bir boyuttan gireceğim, işin içine de kısmen tarihsel öğeler katacağım için şimdilik yarıda kesiyorum.
Ama yine tekrar edeyim, çok yakında kurtlar vadisi dizisinin ırak versiyonu şeklindeki sinema filmi için önemli bir yazı yazacağım.

Hem de sinema filmi vizyona girmeden.
Suvar'ın dediği gibi : filmi seyretmeden bu kadar yazabiliyorsan işimiz var.
Şimdilik bu kadar …

ARKADAŞLIK ÜZERİNE BİR İLK

Arkadaşlık, dostluk, paylaşımcılık üzerine söylenmedik söz kalmamıştır herhalde.
Eskilerin bir sözü vardır. “Ağaç dallarıyla gürdür” derler. Benzer düşünceden hareketle, insan da arkadaşları ve çevresiyle vardır. Onlarla anılır, onlarla itibar kazanır ya da kaybeder. Çocukken büyüklerimden duymuş olduğum “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” lafı hala kulaklarımdadır. Arkadaş önemlidir ya, peki her arkadaş aynı yakınlıkta mıdır ?
Elbette değil.
O zaman, mesafenin yakınlığı ya da uzaklığı, hangi kriterler referans alınarak belirlenmiştir ?
Bu yazımızda bu sorulara cevap bulacağız. Bunun içinde fazla zorlanmadan bilimsel bir tasnif yapacağız.
Arkadaşlığı sırasıyla on ayrı kategoride değerlendireceğiz.

1. Tek taraflı gündelik arkadaşlık
2. Çift taraflı gündelik arkadaşlık
3. Dönemsel arkadaşlık
4. Kötü yol arkadaşlığı (hempa)
5. Zorunlu arkadaşlık
6. Fikri ya da mesleki arkadaşlık
7. Hayat arkadaşlığı
8. Ehven-i şer arkadaşlığı
9. Bağlantı arkadaşlığı
10. En dürüst arkadaşlık

1.Tek tara…

ORGANİZE İŞLER

....
Koltuklarımıza kurulduk. Sorunsuz bir şekilde film başladı. İkiyüze yakın kare fotoğrafladım sinemada. Yazı boyunca göreceğiniz fotoğraflar, tarafımca filmden alınmış orijinal görüntülerdir.
Gelelim işin atilla dorsay’lık kısmına. Bana göre diyorum ve asıl konumuza başlıyorum :
Film güzel miydi ?
Hem de nasıl. Ancaaak en sonda söyleyeceğim şeyi, en başta bir kere söyleyeyim. Filmden sonra hayal kırıklığına uğramamak istiyorsanız, Vizontele ya da vizontele tuubadaki kadar güleceğinizi sanmayın. Yani mesela g.o.r.a.’ daki gibi ağzınızdan salyalar saçarak güleceğinizi düşünüyorsanız yanılırsınız. Filminin ilk yarısında verilen arada hepimizin kafasındaki tek düşünce "umarız ikinci yarıda güleriz" oldu. Çok şükür ki, ikinci yarının ortalarında cem yılmaz’ın kısmen de ağırlığını hissettirmeye başlamasıyla ve “götüne güvenen varsa açsın” repliğiyle, sinemada ortalık bir defalığına da olsa yıkıldı. Ama maalesef başka koptuğumuz bir sahne hemen hemen yok gibiydi.
Peki sinemadaki mil…

HAYVANCA TECAVÜZ NASIL OLUR ?

Reklam yapmak için sınırları ne kadar zorlayabilirsiniz ?
Ya da sırf reklam yapmak için, evrensel ve toplumsal bir o kadar da yaşadığınız ülkenin gerçeklerini ne kadar hiçe sayabilirsiniz ?
Bugün Türkiye’de sokaktaki adamdan, kundaktaki bebeğe kadar herkes, birilerinin reklam yapmak için, saçma sapan çıkışlar yapıp, dikkat çekmek istediğini biliyor.
Her ne kadar reklam yapanlar bunu biliyor olsalar da yine de bu huylarından vazgeçemiyorlar.
Bu yazıda sorgulayacağım şey, reklam yapmak için saçmalamanın yanlışlığı veya reklam yapmak için yanıltıcı davranmanın ucuzluğu ve basitliği değil.
Çünkü bunun ne kadar yanlış, itici ve hafif bir şey olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
Sorgulayacağım şey, bir ürünün ya da bir sanat eserinin reklamını yapmak için, bir insanın sınırları zorlamayı ne kadar göze alabileceğidir.
Tersten söylersek, kapitalist ilişki biçiminin yoğun ve yaygın bir şekilde bedenlere çöktüğü bir konjonktürde, yaratacağı artı değerin büyüsüne kapılıp, bir insanın neleri göze alabileceğid…

ELEKTRİKLER GİTTİĞİNDE, KAR YAĞDIĞINDA

Elektrik kesintilerini ülke olarak mütemadiyen yaşarız. Memleketimiz için normaldir elektrik kesintileri. Bir pazar sabahı bile yaşasak, normal karşılarız bu teknolojik faciayı.
Ama (!)
Ne olur elektrikler gittiğinde ?
Önce "aaaa" diye standart söylenmemiz vardır. Ya sonrası ?
Hele de şöyle herkesin kanının fıkır fıkır kaynadığı, televizyonda hararetli ya da heyecanlı dizi ya da program izlenirken olmuşsa.
Önce ilk beş dakika içinde şok atlatılır. Sonraki ikinci beş dakika da mum aramaya başlarız.
Eğer kesintinin geçici olmuş olma olasılığı yüksekse bu seferde "muma gerek yok, nasılsa birazdan gelir" deriz.
İlk on onbeş dakikayı atlattıktan sonra, umutlar kesilir. Artık gelmeyeceği kanıksanmıştır artık.
Bu arada gözlerimiz de boş durmamış, karanlığa alışmıştır. En azından varsa ay ışığının etkisiyle bile, silüetleri görebilecek kadar çevremizdekileri fark edebiliriz.
Ve nihayet bir süre sonra televizyonda biraz önce izlediğimiz program ya da filmin, aslında ne kadar boş old…

SIRITMAK VE GÜLMEK

Tebessüm etmek, gülmek bir de sırıtmak.
Yüzümüzdeki istemli kasların, beyinden gelen bir komutla biçim değiştirmesi sonucunda “gülmüş” sayılırız.
Tebessüm ise gülmenin biraz daha yumuşak şiddette olması halidir. Daha zarifçe ve daha kibarca.

Güldüğünüzde de, tebessüm ettiğinizde de mutlusunuzdur. Hele ki neşeniz bulaşıcıysa çevrenizde mutlu olur bu durumdan.
Öte yandan, sırıttığınızda da mutlusunuzdur, ancak çevrenizdekilerin, sizin sırıtmanızdan mutlu olduğu her zaman için söylenemez.
Sırıtma esas itibariyle karşı tarafta hoşnutsuzluk yaratır. Bu hoşnutsuzluğun kaynağında ise, samimiyetsizlik yatar.
Gülen birisi, saklayacak bir şeyi olmadığından açıkça güler. Sırıtan ise samimi değildir. Bir şeyleri gizler.
Kızdığımızda ve karşı tarafın, aklından samimiyetsizce bir şeyler geçirdiğini düşündüğümüzde, “neden pis pis sırıtıyorsun” diye çıkışabiliriz. Böyle bir tavıra hoş görüyle yaklaşmak zor olabilir.

İşte bu sebeple, bir ortama yakışmayan herhangi bir objeyi betimlerken, örneğin şu ifadeyi k…

KADRO TAMAM

Yukarıdaki fotoğraf bugün çekildi. Neredeyse dört ayı geçti. Seyrantepe’ deki üniversite hazırlık matematik kursum tüm hızıyla devam ediyor. İlk günü hatırlıyorum da, kırk kişinin üzerinde katılım olduğundan, öğrencileri iki gruba ayırmış ve iki ayrı sınıf yapmıştım. Çünkü sınıf 45 kişiyi almamıştı.

Sonra her geçen gün, ne olduysa oldu, dersler ve haftalar ilerledikçe, katılımın artan bir hızla azaldığına şahit oldum. Evet kesin olarak sayımız azalıyordu. Önce tek sınıfa düştük. Daha sonra sayı giderek azaldı. Esasen, nasıl anlattığım konusunda bir tereddütüm olmadığı için “ne oluyoruz acaba” dedim. Acaba ücretsiz olduğu için mi böyle davranıyorlardı diye şüphe duymaya başladım.
Dersin tam ortasında, bi bakıyorum, çocuklar hafiften kaçmaya başlıyorlar. Hocam bir işim vardı, şeklinde gelen talepler artmaya başladı.
Taa ki ;
Çok şükür iki üç hafta önce olay çözüldü.
Mesele şuymuş :
Sen her cumartesi Pazar, çocukları saat 09:00’ da oraya getirtir, normal bir okulda, en fazla iki saat ya d…

BİR MATEMATİKÇİNİN , SİBERNETİK İLAN-I AŞKI

Bizim aşkımız ezelden gelip, ebede uzanmalı.
-∞ dan, +∞'a kadar olmalı yani. (eksi sonsuzdan artı sonsuza)

Evrensel küme gibi olmalı ki aşkımız, tümleyeni olmasın. Basit kesirlerle, bayağı kesirlerle değil, asimptotlarla savaşacak güçte olmalı aşkımız.

Ve seninle bi tanem, paydayı sıfır yapan değer gibi olmalıyız ikimiz. Tanım aralıklarından sürekli dışlanan, ikinci dereceden bir bilinmeyenli denklemin kökleri gibi olmalıyız.

Her geçen gün, üstel bir fonksiyon gibi artmalı sevgimiz. Hipotetik değil, teorik kesinlikte olmalıyız birbirimize karşı.

Diskriminantımızın sıfırdan küçük olduğu (Δ<0) durumlarda bile bunu yalnızca biz bilebilmeliyiz.

Diğer ikililerin bizi kıskanabilmesi için, kartezyen çarpımında hep yanımda olmalısın.


Lineer bir bağımlılık olmalı aramızdaki, kimsenin idrak bile edemeyeceği.

Birbirimizin hatalarını ve negatifliklerini görmezden gelmeli, koordinat ekseninde hep birinci bölgeyi işgal etmeliyiz.

Paradokslara yer bırakmadan yaşamalıyız bu hayatı.

Ve bana inan ki sevgi…

TRAFİK MAGANDASI

Maganda deyince aklınıza ne geliyor ?
Az çok tahmin edebiliyorum. Yere tüküren, kaba saba konuşan, kılları göğsünden fışkırmış ve hiçbir estetik öğeye yer vermeden yaşayıp giden yurdum insanına maganda diyoruz. Elbette ki hayal ve gözlem gücünüzle yukarıdaki özellikleri fazlasıyla zenginleştirebilirsiniz. Ben sadece hepimizin ilk aklına gelen karakteristik ve magandayı maganda yapan özelliklerden bahsettim.
Peki, karakteristik özellikleri bu olan bir insan tipi, trafiğe katılırsa ne olur ?
Aslında ne olacağı belli.
Muhtemelen ne idüğü belirsiz bir müziği, insanların kulaklarının ses eşiğini zorlayacak kadar açar. O da yetmez, asgari trafik kurallarına bile uymaz. Sağındaki solundaki arabayı sıkıştırır. Belki kırmızı ışıkta, ağzınızdaki dişin dolgusuna kadar size bakakalır. Ve daha bir dolu sıra dışı hareketi bünyesinde barındıran davranışlar sergiler.
Peki ne zamandan beri, trafikte işlenen cinayetler, adam yaralamalar, kurşunlamalar, elde baltayla öndeki arabanın savunmasız sürücüsüne ve …