Ana içeriğe atla

BİR ÇUVAL'IN GETİRDİKLERİ


Arkadaşlar arasında sürekli konuşurduk. Kurtlar Vadisini seyrettin mi yoksa seyretmedin mi ?
İşte filmin içeriğinden çok, bir dönem bu konuyla çok ilgilendik. Arkadaşlarım, ısrarla bu diziyi seyretmem gerektiğinden bahsediyordu.
Ben de bilinçli olarak diziden uzak durduğumu söylüyordum. Gelelim düzenli olarak takip etmememin sebebine :
Kim ne derse desin, değişik
bir diziydi ve her zaman söylediğim gibi, bugüne kadar şahit olduğum, “Türkiye için devrim” niteliğindeki iki filmden (diziden) sonuncusuydu.
Hiç şüphesiz birincisi geçtiğimiz yıllar sinemalarda gösterimi yapılmış olan Bumerang Cehennemiydi.
İşte bu tarz film ya da dizilerden kaçmamın sebebi, izledikten sonra söyleyecek ve yazacak çok şeyimin olması.
Ne var ki ?
Söyle ve yaz o zaman ! diyorsanız, o kadar da kolay değil.
Peki ya girilen anlamsız risk ?
İşte bu yüzden işin kolayına kaçıyorum ve konuyla ilgili iki yazıyla işi nihayetlendiriyorum.
Yazılardan biri, yani okumakta olduğunuz yazı, ilk yazım.
İkincisi de, Kurtlar Vadisi Irak gösterime girdikten sonra basında ve efkar-ı umumiyedeki genel yorumlara mukabil kaleme alınacak.
Türkiye’deki sinema ve dizi kronolojisi açısından baktığımızda, beyaz perdede, Yusuf Miroğlu (Kenan İmirzalıoğlu) yani Deli Yürek ile başlayan süreç, Bumerang Cehennemi ile devam etti. O dönem ortalama bir Türk vatandaşı perspektifinden bakıldığında, bilinçli bir anti-amerikancı paradigmanın varlığından bahsetmek mümkün değildi.
Ancak geçen zaman ve yaşananlar Türk halkında ciddi bir bilinçlenme yarattı.

Her ne kadar ben biraz ukalalık yapıp, Türk halkı son olarak Kurtlar Vadisinde cisimleşen gizli teşkilat ve küresel kraliyetçilerle kastedilen şeyin “ne olduğunu” tam olarak bilmiyor diye iddia etsem de, meselenin gelişiminin bu boyuta ve hiç değilse soru işaretlerinin artması boyutuna taşınmasının bile faydalı olduğu kanaatindeyim.
Daha açık söylemek gerekirse, ilgili dizi ve filmlerde, gerek Deli Yürek’te, gerek Bumerang Cehennemi ve Kurtlar Vadisinde olduğu gibi, Türk halkının düşünsel arenada bir sıçrama yaşadığına şahit oluyorduk. Artık “gizli mihriklar” “dış mihraklar” “bir takım odaklar” “dış güçler” şeklinde telaffuz edilen bazı kavramlar, üstü tamamen açık olmasa da dillendirilmeye ve vurgu yapılmaya başlanmıştı. Bu durum Türk halkının artık bilinçlenmesine katkı sağlamıyordu da ne yapıyordu ?
Tüm bu süreç yaşanırken, Metal Fırtına kitabının piyasaya sürülmesine ne demeli ?
Bumerang Cehennemini sinemada seyrederken, Kasap Hasan adlı mel’un un aslında Dakotalı David olduğu açıklandığında, herkesin kanı donmuş ve “vay anasına sayın seyirciler” psikolojisi, şaşkınlıkla birlikte tüm ağırlığını üzerimizde hissettirmişti.

Gelelim Kurtlar Vadisi Irak filmine. Filmin bizler açısından en önemli özelliği, 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’deki Türk Özel Hareket Merkezi’ne yapılan baskında yaşanan bu acı tablonun, yani askerlerimizin başına çuval geçirilmesi hadisesinin Kurtlar Vadisi Irak filminde ağırlıklı bir yeri olmasına. Kıvırmadan söyleyeyim : intikamımızın beyaz perdede de olsa alınacak olmasına.
Buraya kadar film güzel. Ancak geçtiğimiz haftalarda ortaya atılan bir görüşe göre, A.B.D. bu filmi destekliyor. Nasıl olur, bir ülke kendi askerinin başına çuval geçirilen bir filmi nasıl destekler demeyin sakın. Hem de bu ülke, dünya üzerinde hegomonik bir güç olarak varlığını hissettirmiş bir ülke ise.
Kurtlar Vadisi Irak sinema filmi sadece bir film değildir. İçerisinde dünyaya ciddi mesajlar verecek bileşenleri barındıran bir filmdir. Peki film oyuncuları farkında olmadan ya da bilerek ve isteyerek ABD’nin menfaatlerine hizmet ediyor olabilirler mi ?
Ortaya atılan görüşe göre “evet”.
Kurtlar Vadisi Irak filmini seyreden her Türk vatandaşı, özellikle içimize oturan “çuval” mevzuunun o filmle birlikte çözüleceğine inanıyor. Yani Polat Alemdar, 4 Temmuz 2003 tarihinde, Irak’ın Süleymaniye kentinde başına çuval geçirilen askerlerimizin intikamını alıyor. Ne yapıyor ?
Filmin fragmanında da gördüğümüz gibi, replik insana “yürrrü kim tutar seni be” dedirtecek şekilde aynen şöyle, Polat Alemdar :
-Ben siyasi parti lideri değilim, diplomat ya da asker de değilim. Ben Türk’üm.

Şimdi kes sesini ! ve tak şu çuvalı.

İşte ben de dahil ulusal orgazma ulaştığımız bir an.
Mutlu oluyoruz haliyle. Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun psikolojisinin kendini kuvvetli bir şekilde hissettirmesi…
Bize sadece mutluluk veriyor.
Peki bu durum A.B.D.’ye nasıl keyif ve mutluluk verir ?
Şöyle.
Ulusal bir coşku ve haz yaşayacak olan bizler, özellikle bu filmin ilgili sahnelerinden sonra ABD’ye karşı çuval olayından dolayı duyduğumuz kini hafifleteceğiz. Rahatlayacağız. Bunu farkında olmadan yapacağız. Öfke patlamamız ve ulusal intikam hissimiz bu filmle birlikte, Polat Alemdar’ın şahsında beyaz perdede cisimleşecek.
Madem öyle işte böyle deyip işin içinden çıkacağız. Polat, Türk’ün intikamını Amerikalı’dan alacak. Hem de gecikme faiziyle birlikte ?
Peki gerçekte ne olacak ?
A.B.D. filmin bu sahnelerine onay vererek Türk halkında önce belirgin ve gözle görülür bir toplumsal rahatlama yaşatacak. Özellikle son dönemlerde Türk halkında başlayan anti-Amerikancı dalgayı da bir ölçüde kırmış olacak yani. Ve sonuçta bu işten kendisi faydalanacak.
Parmaklamadığı tek bölge olan Suriye ve İran’a da burnunu sokmadan önce, yakın coğrafyadaki bizleri yani Türk halkını rahatlatıp doyuma ulaştıracak ki, yarın öbür gün adı geçen ülkelere “demokrasi götürmek” için kolları sıvayıp, Erhaç ve İncirlikteki üslerimizi kullanmaya kalkıştığında, yurdum insanında oluşacak “ulusal direnci” ve “rahatsızlığı” şimdiden kırabilmiş olsun.
Peki dikkatinizi çekmiyor mu ?
Hatırlayın bakalım : Metal Fırtına kitabı yayınlandığında, ABD’li yetkililerden Türk yetkililere şöyle bir mesaj gönderilmişti ve Hürriyet Gazetesi bu haberi manşetten duyurmuştu. Haber şöyleydi :
Ülkenizde son günlerde görülen Amerikan aleyhtarı yayınlar ve Türk halkının nezdinde oluşturulan anti-amerikancı yaklaşımlar, ikili ilişkilerimizi zedeleyebilir.
Mesaj gayet açık :
Amerikalı yetkililer diyor ki, ey Türkiye, bak benim hakkımda öyle atıp tutmayın. Son günlerde Metal Fırtına diye de bir kitap yazmışsınız . Zaten Türk halkının büyük çoğunluğu da bizi sevmiyor. Bizi sakın kızdırmayın haaa…
Tabii bu durumda ben olsaydım, herhalde kişisel olarak şöyle derdim :
Yaa hocam, kusura bakma sen kocaman bi devletsin tamam kabul ediyorum ama.
Yaw Türk halkı da enayi değildir. Yani artık eskisi gibi değil. Eskiden olsaydı belki bazı şeyleri kapatıp gizleyebiliyorduk ama şimdi milletin gözü açıldı. Artık kahvelerde bile “makro dış politika” tahlileri yapılıyor ve siyasi komplo teorileri üretiliyor. Türk halkı bildiğiniz gibi değil. Biz gizlesek de, gerçek dostu ve düşmanı ayırabiliyor.
Şimdi toparlayalım ve dikkatle tetkik edelim. Bazı kesimler hiçbir koşulda böyle bir şey olamayacağından bahsediyorlar. Yani açıkça diyorlar ki “ böyle saçma şey olur mu, ABD’nin işi yok, bizim çevireceğimiz bir filmle uğraşsın, filme müdahale etsin”
O zaman ben de onlara soruyorum : görsel bir güç kazanmamış sadece bir kitap niteliğindeki “metal fırtına” adlı eser bile, yukarıda temas ettiğim gibi, ABD’li yetkililerden Türk yetkililerine “ne oluyo bakiiim?” mealinde bir tepki doğuruyor da, nasıl oluyor da, o kitaptan çok daha etkili olup, kitleleri etkileyecek şekilde milyon dolarlar harcanıp reklamı yapılan bir sinema filmi ABD tarafından hiç eleştirilmiyor ve fragmanı Türk televizyonlarında defalarca yayınlanabiliyor. Hem de Türk televizyon izleyicisinin neredeyse ulusça ekrana kilitlendiği bir zaman diliminde.
Geçtiğimiz Perşembe akşamını hatırlayın, Kurtlar Vadisinin son bölümünde Kurtlar Vadisi Irak sinema filminin fragmanını ulusal bir coşkuyla kaç kere seyretmiştik.
Bir de ABD’nin bu filmle hiçbir ilgisi olamaz diyenlere başka bir şey soracağım ? Lütfen aşağıdaki satırları dikkatle okuyun. Bu satırlar bir kitaptan alıntılanmıştır. Kurtlar Vadisi’nin konsept danışmanı Soner Yalçın’la, Doğan Yurdakul tarafından 2003 Mayısında otuz ikinci baskısı yapılan bir kitap.
Doğan Kitapçılıktan çıkmış. Kitabın adı : “
Bay Pipo, Bir MİT Görevlisinin Sıra dışı Yaşamı: Hiram Abas.”
145.sayfasına beraber göz atalım. Aynen naklediyorum :
“…biz o yıllarda müfredatını teknik alanlara oturtmak suretiyle ODTÜ öğrencilerini politika dışı tutabileceğimizi sanmıştık. Elektronik ve fiziğin ağır konsantrasyon gerektiren dersleri o günkü kafamıza göre, öğrencilerin politize olmasını önleyecekti”
Kısaca anlatayım: Tarih 28 Kasım 1968. Yer : Ortadoğu Teknik Üniversitesi , Ankara. Amerika Birleşik Devletleri yeni büyükelçisi Robert Commer denilen adam Türkiye’ye geliyor. Üniversite öğrencileri muhalif bir ses olarak ülkede gösteriler yapıyor. Commer’in gelmesine karşılar. Marxsizm o dönem üniversiteliler arasında moda. Dalga dalga ülkeye yayılmış durumda.
Üniversite gençliğinin derdi şu : Commer büyükelçi olabilir ama aslında CIA (Central Intelligence Agency -Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı) ajanıdır ve amacı Türkiye’yi ikinci bir vietnam yapmaktır. Üniversite gençliği bu gerekçelerle Commer’in Türkiye’yi terk etmesini istiyorlar. Bu amaçla protesto eylemleri yapıyorlar. Ve bir hafta sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesinde Amerikan Büyükelçisi Commer’in hem de makam arabası, ODTÜ’lü öğrenciler tarafından yakılıyor.
Şimdi adı geçen kitabın 145.sayfasındaki ifadelere yeniden bakalım : “…biz o yıllarda müfredatını teknik alanlara oturtmak suretiyle ODTÜ öğrencilerini politika dışı tutabileceğimizi sanmıştık. Elektronik ve fiziğin ağır konsantrasyon gerektiren dersleri o günkü kafamıza göre, öğrencilerin politize olmasını önleyecekti”
İnanamıyorsunuz değil mi ?
Bundan tam otuzyedi (37) yıl önce, Amerika Birleşik Devletleri, ülkemizdeki bir üniversitenin ders programını, müfredatını belirliyor. Gerekçesi ise dehşet verici : dersleri zorlaştırdık ki, çocuklar kafalarını dersten kaldıramasın ve hiçbir şekilde siyasi platformda varlık göstermesin ve tepkisizleşip depolitize olsunlar. Yıllar sonra da bunu açıklamakta bir beis görmüyor.
O zaman adama sormazlar mı,
Otuzyedi yıl önce, Türkiye’nin en etkili bilim adamları ile en zeki öğrencilerini bünyesinde barındıran Ortadoğu Teknik Üniversitesi gibi güçlü bir akademik yapının ders programına ve müfredatına müdahale eden “küresel güç”, otuzyedi yıl sonra, kaygan bir zemin olan Ortadoğudaki siyasi gelişmelerle ilgili çevrilen bir filme rahatlıkla müdahale edemez mi ? Ya da resmi tersten okuyalım, bu nitelikte çekilen bir filme kayıtsız kalabilir mi ?
Bilmem bu soruların cevabını vermeye gerek var mı ?

Ve pek tabii ki, cevaplanması gereken patlamaya hazır bomba gibi diğer sorular var.

1.Filmin fragmanı Türk televizyonlarında bu şekilde ısrarla yayınlanmaya devam edecek mi ?


2.Daha önce Türk sinemasında, “vizyona girme tarihine daha çok zaman varken”, bu şekilde reklamı yapılmaya başlanan bir film olmuş muydu ?

3.Metal Fırtına adlı, tamamen fantastik bir kurguyu referans alan bir eser bile Türk Amerikan ilişkilerinde kısmen de olsa gerginlik yaratabiliyorsa, nasıl oluyor da gerçekten yaşanmış ve Türk halkının “içine oturmuş” bir olayın intikamı şeklinde beyaz perdeye yansıtılmış bir sinema filmi için ABD’li yetkililerden henüz çıt bile çıkmamıştır ?

4.Niçin bu filmin vizyona girmesiyle, Türk Amerikan ilişkilerinde yaşanabilecek muhtemel bir krizden hiç kimse bahsetmemektedir ?

5.Henüz gösterime girmemiş olan “Kurtlar Vadisi Irak” filminin Türk insanın duygusal rahatlamasına, ABD’nin de dış politikasına yarayacağı konusunda siz ne düşünüyorsunuz ?

6.Amerikan askerlerine açıkça posta konulup silah çekildiği bir film ABD’nin bilgisi ve haberi olmadan çevrilebilir mi ?

7. “İlk bakışta” Amerika Birleşik Devletlerinin uluslar arası arenada imajlarının zedeleneceği bir film olduğu her halinden belli olan ve Türkler’in intikam aldığının açıkça altının çizildiği bu kurguyu, ABD’nin siyasi geleneği ve hegemonik dış politika yaklaşımı ne kadar tolere edebilir ?

8. İleri tarihlerde filmin yabancı ülkelerde gösterimi söz konusu olduğunda, özgürlüklerin ve demokrasinin havarisi olan ABD, bu filmin kendi ülkesinde vizyona girmesine müsaade edecek mi ?

9. 4 Temmuz 2003 tarihinde, Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk Özel Harekat birimine yapılan bu kabul edilemez “çuval” hareketinin Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin yayınlandığı 4 Temmuz gününe rastlaması tamamen tarihsel bir tesadüf müdür ? ( 4 Temmuz 1776, onların 29 Ekim 1923’ü oluyor )

10. Bu filmi, Amerika Birleşik Devletlerinin, Suriye ve İran’a yapacağı müstakbel muhtemel saldırılar için, askeri üslerini kullanacağı (Erhaç, İncirlik…) Türk halkına önceden verdiği ve Türk halkının da farkında olmadan almış olduğu bir rüşvet olarak değerlendirebilir miyiz ?

11. Aralık 2005’ de ülkemize, tarihinde ilk kez “arka arkaya yapılan” iki ziyarete dikkat çekmek istiyorum. Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Başkanı Robert Mueller ile Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı Başkanı (CIA) Porter Goss’un ziyareti. Tüm bu yaşananları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez “arka arkaya” yaşanan iki önemli ziyaretle birleştirdiğimizde ortaya nasıl bir tablo çıkmaktadır ?
Son tahlilde : ABD bu , çürük tahtaya ayak basar mı ?
Bu satırlardan sonra benim selametim sorgulanabilir ama siz yine de;
Selâmetle…

Bi de size bir kıyağım olsun, aşağıdaki linki tıklayın da kendinizi büyük gün olan 3 Şubat 2006'ya şimdiden hazırlayın. Bilgisayarınızın sesini de sonuna kadar açın.
Post scriptum : Biz, cari teşkilat olarak filmin biletlerini almak için dört gözle 3 Şubat 2006 Cuma gününü bekliyoruz. Siteyi takip edin, bi de 3 Şubat'dan sonra mümkünse yine görüşelim.

seyret_beni.wmv

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...