Ana içeriğe atla

ELEKTRİKLER GİTTİĞİNDE, KAR YAĞDIĞINDA


Elektrik kesintilerini ülke olarak mütemadiyen yaşarız. Memleketimiz için normaldir elektrik kesintileri. Bir pazar sabahı bile yaşasak, normal karşılarız bu teknolojik faciayı.
Ama (!)
Ne olur elektrikler gittiğinde ?
Önce "aaaa" diye standart söylenmemiz vardır. Ya sonrası ?
Hele de şöyle herkesin kanının fıkır fıkır kaynadığı, televizyonda hararetli ya da heyecanlı dizi ya da program izlenirken olmuşsa.
Önce ilk beş dakika içinde şok atlatılır. Sonraki ikinci beş dakika da mum aramaya başlarız.
Eğer kesintinin geçici olmuş olma olasılığı yüksekse bu seferde "muma gerek yok, nasılsa birazdan gelir" deriz.
İlk on onbeş dakikayı atlattıktan sonra, umutlar kesilir. Artık gelmeyeceği kanıksanmıştır artık.
Bu arada gözlerimiz de boş durmamış, karanlığa alışmıştır. En azından varsa ay ışığının etkisiyle bile, silüetleri görebilecek kadar çevremizdekileri fark edebiliriz.
Ve nihayet bir süre sonra televizyonda biraz önce izlediğimiz program ya da filmin, aslında ne kadar boş olduğunu farkederiz. Çünkü programı izliyor olduğumuz anın hevesinin azaldığını farketmişizdir. Bir süre sonrada tamamen sönümlenmiştir zaten.
Özellikle geceleri giden elektrik kesintilerinin aile içi ilişkileri kuvvetlendirdiğinden bahsedilir.
Doğrudur.
Daha önce hiç konuşulmamış konulara, ya da konuşulmuşsa bile, inilmemiş ayrıntılara inilir.
Normal koşullarda belki de evimizdekilere hiç bir zaman anlatma fırsatı bulamayağımız konular gündeme gelir.
Tülinciğin ifadesiyle "karanlıktan gelen bir cesaret" de bu durumu tetikler.
Çoğu kez garip bir rahatlık, garip bir huzur gelir insana.
Çünkü elektronik ve elektro-mekanik ne varsa artık bizden uzaktır.
Bazı sıkıntılarımızı geçici bir süre için askıya alırız.
Sanki saatin pilini çıkartmışız da , yelkovanla akrep artık hareket etmiyormuş gibi gelir insana.
Ne ilginçtir ki, kar yağdığında, her yeri pür-beyaz bir tül kaplandığında da bu duygulara yakın bir his taşır içim.

Sanki zaman durmuş, çevredeki tüm huzursuz edici öğeler, geçici bir beyaz kılıfla kendini kapatmıştır tabiata.
O anda tıpkı elektriklerin kesildiğinde hissettiğim duygulara yakın, karma karışık hisler kaplar içimi.
Sanki yine sıkıntılar askıya alınmış, hele hele dışarıda yapılması gereken işleri yapmamak için inanılmaz sağlam mazeretler bulmuş gibi hissederim kendimi.
Sevgili tertocan fatih çam'ın dediği gibi, "kışın dışarıda kar yağarken evde yanan sobanın çevresi,aile fertlerini birbirine yakınlaştırıcı vazgeçilmez bir öğedir" gerçeğinden hareketle, tıpkı gece elektrikler gittiğinde yaşanan "yakınlaşma" kar yağdığında yine yaşanır aile fertleri arasında.
Ne ilginçtir ki, birbirinin tam zıttı olan iki renk, gece elektrik kesintisinde yaşanan zifiri karanlık siyahla, kar yağdığında tabiatı teslim alan pür-beyaz renk, ortak duyguları çağrıştırır bünyemde.
Kimbilir belki siz de benzer zamanlarda, benzer duyguları farkında olmadan da olsa hissediyorsunuzdur ?

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...