Ana içeriğe atla

HAYVANCA TECAVÜZ NASIL OLUR ?


Reklam yapmak için sınırları ne kadar zorlayabilirsiniz ?
Ya da sırf reklam yapmak için, evrensel ve toplumsal bir o kadar da yaşadığınız ülkenin gerçeklerini ne kadar hiçe sayabilirsiniz ?
Bugün Türkiye’de sokaktaki adamdan, kundaktaki bebeğe kadar herkes, birilerinin reklam yapmak için, saçma sapan çıkışlar yapıp, dikkat çekmek istediğini biliyor.
Her ne kadar reklam yapanlar bunu biliyor olsalar da yine de bu huylarından vazgeçemiyorlar.
Bu yazıda sorgulayacağım şey, reklam yapmak için saçmalamanın yanlışlığı veya reklam yapmak için yanıltıcı davranmanın ucuzluğu ve basitliği değil.
Çünkü bunun ne kadar yanlış, itici ve hafif bir şey olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
Sorgulayacağım şey, bir ürünün ya da bir sanat eserinin reklamını yapmak için, bir insanın sınırları zorlamayı ne kadar göze alabileceğidir.
Tersten söylersek, kapitalist ilişki biçiminin yoğun ve yaygın bir şekilde bedenlere çöktüğü bir konjonktürde, yaratacağı artı değerin büyüsüne kapılıp, bir insanın neleri göze alabileceğidir.
Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetelerinden birine bakıyorum, ifade aynen şu :

Çevireceğim filmdeki tecavüz sahnesi, tüm dünyada yankı uyandıran “Dönüş yok” filmindekinden bile ağır olacak. O sahne korkunç ama aynı zamanda estetikti. Bizim ki hayvanca olacak.”
Yanlış duymadınız, çevireceği filmdeki tecavüz sahnesinin hayvanca olacağından bahsediyor bayan.
Bu nasıl bir ifade anlayabilmiş değilim.

Bayan sanatçı, filminin bir sahnesinde kendisine tecavüz edildiği anı hayal edip şimdiden havaya girmiş olabilir.
Bu bir ihtimal.
Benim lafım, filmin konusuna, içeriğine, formatına bilmem neyine değil. Peki neye ?
Köpeklere tecavüz edilip daha sonra da öldürüldüğü, gasp, kapkaç, cinsel taciz ve illegalitenin sıradanlaşmaya başladığı bu dönemde, sırf reklam yapmak için, kitlelere nasıl ve ne şekilde mesajlar gönderdiğini dikkate almadan, tecavüz denilen zaten kendiliğinden “hayvani” olan bir insanlık dışı hareketi tanımlamak için, “bizim tecavüzümüz hayvanca olacak” denmesine.

Lafım işte buna.
Böyle bir film çevrilebilir mi ?
Elbette.
Tecavüz sahnesi olabilir mi ?
Elbette.
Peki sorun ne ?
Sorun, zaten insanlık suçu olan bir fiili tanımlarken, olayın çirkinliği başlı başına ortadayken, utanmadan bir de “hayvani boyut katacağız” demektedir.
Yani sinema teknikleriyle böyle bir sahne çekmiş olsalar ama sahneyi şifahen tanımlama ihtiyacı hissettiklerinde “hayvani bir tecavüz sahnesi” tabirini kullanmasalar sorun yok.

Kimsenin filmin içeriğine ya da şekline bir dediği yok yani.
Sevgili Ahu Tuğba bile “böyle çirkin bir şekilde tasvir etmek çok yanlış. İnsanlar tesir altında kalabilirler” diyor.
Bu şu demek ?
Psikoaktif madde düşkünü saplantılı bir psikoseksosapıkmanyağın teki
, yarın öbür gün böyle bir bok yese ve kendisine neden böyle bir bok yediği sorulduğunda da, o da gerekçe olarak “filmden değil de, filmden önce basında çıkan demeçlerden etkilendim” dese, kamu vicdanı nasıl rahatlatılacaktır ?
Tüm bu soytarılığın arasında, Tübitak Başkanı Nüket Yetiş’in basına yaptığı açıklama geliyor aklıma.
“Türk genci bilime vakit ayırmıyor” diyor Tübitak Başkanı.
Yani Türkiye’de bilimsel araştırmanın en önemli kalelerinden birisinin başındaki bir akademisyenin ağzından dökülen, ülkesini seven bir insanın içini inciten sözleri bunlar.

Ama ne yazık ki gerçekler.
Türk genci bilime vakit ayırmıyor, doğru. Ama asıl üzücü olan, bilime vakit ayırmamasından çok, bilime ayıracağı vaktin, o farkında olmadan “yukarıdaki gibi zırtapozluklarla” meşgul edilip, zihninin bulandırılmasıdır.
Yoksa bu ülkenin gençleri bir çok alanda üstün başarılara imza atacak azim ve zekâya sahiptir.
Soytarılıklar, orostopulluklar ve “sınırları zorlayan” zihin bulandırcı yaklaşımlar ve yozlaştırılmış hayatın meşru gösterildiği atmosfer olmasa !
Gelelim en acı olana: “malum kişi” şu anda “amacına ulaşmış olmanın hazzı ve doyumuyla” dört köşe olmuştur herhalde.

Ne yani siz onun pişman olduğunu falan düşünmüyorsunuzdur umarım.
Eminim ki, gala gecesinden bir gün önce basın mensuplarına vereceği demecini ve varsa herhangi bir “altın fikri” ni bile şimdiden kesin tasarlamış, planını çoktan yapmıştır. Sonuçlarının nerelere varacağını önemsemeden.
Son tahlilde, sinemada asıl amaç rolü hakkıyla yapmak, gerçeğe en yakın yapmak değil midir ?
Başarılı filmin sırrı bu değil midir ?
O zaman ağzınızın suyu akarak anlattığınız “hayvanca olacak tecavüz sahnesi” için neden o kadar kasıyorsunuz ?
Alın filminize bir “dört ayaklı” konuk oyuncu.

Bir "at" meselâ...
Mesele kökünden hallolsun. Tabii göze alabilir misiniz bilmem.
Bunu ben demiyorum, sadece algı düzeneğimi değiştirip, sürrealist bir paradigmayla yaklaşıyorum o kadar.
Selâmetle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …