Ana içeriğe atla

ORGANİZE İŞLER



....
Koltuklarımıza kurulduk. Sorunsuz bir şekilde film başladı. İkiyüze yakın kare fotoğrafladım sinemada. Yazı boyunca göreceğiniz fotoğraflar, tarafımca filmden alınmış orijinal görüntülerdir.
Gelelim işin atilla dorsay’lık kısmına. Bana göre diyorum ve asıl konumuza başlıyorum :
Film güzel miydi ?
Hem de nasıl. Ancaaak en sonda söyleyeceğim şeyi, en başta bir kere söyleyeyim. Filmden sonra hayal kırıklığına uğramamak istiyorsanız, Vizontele ya da vizontele tuubadaki kadar güleceğinizi sanmayın. Yani mesela g.o.r.a.’ daki gibi ağzınızdan salyalar saçarak güleceğinizi düşünüyorsanız yanılırsınız. Filminin ilk yarısında verilen arada hepimizin kafasındaki tek düşünce "umarız ikinci yarıda güleriz" oldu. Çok şükür ki, ikinci yarının ortalarında cem yılmaz’ın kısmen de ağırlığını hissettirmeye başlamasıyla ve “götüne güvenen varsa açsın” repliğiyle, sinemada ortalık bir defalığına da olsa yıkıldı. Ama maalesef başka koptuğumuz bir sahne hemen hemen yok gibiydi.
Peki sinemadaki milletin neredeyse sadece “bir kere” gülmekten kırılıp koptuğu sahne dışında bir sahne yoksa, film için güzel ve kaliteli diyebilir miyiz ?
Öyle ya, içinde cem yılmaz ve yılmaz erdoğan’ın olduğu bir filmde insan ilk anda kendi kendine şöyle düşünüyor ve eşyanın tabiatı gereği kendisini şartlandırıyor :
Gidersin filme ve koparsın gülmekten.
Ama bakın düşündüğümüz gibi olmasa da, yani bu filmde gülmekten böbrek taşlarımız düşmemiş olsa da, yaşadığımız bu durum, filmin harikuladeliğine halel getirmemektedir. İstanbul'da son dönemlerde sayısı hızla artan, hırsızlık ve kapkaç konusunu işleyen bu film neden çok güzel ?
Bir kere salondan ilk çıktığınızda aklınızda kalan, eşsiz şehr-i istanbul'un fikr-i zarar görüntüleri. Gerçekten de akıllara zarar dedirten açılardan, renk armonisinin kombinasyonlarının kusursuzça sergilendiği bir görsel istanbul manzaraları şöleniydi izlediğimiz.
sosyolog yazar rolünde altan erkekli
Helikopterden boğaziçi köprüsünün eşsiz mimarisi, boğazın insanın içini gıcıklayan çivit mavisi, fon da ki müzik...

Acaba benim yaşadığım şehir bu şehir mi diye tereddütte kaldığım olmadı değil yani.
İstiklal caddesi ve dördüncü leventteki plazaların gece görüntüleri, eminönü balıkçılar, galata kulesi ve nefis istanbul manzaralarının bütünleşip, filmde özgün bir ağırlığını hissettirdiği kaçırılmaması gereken eşsiz manzaralar.
Arka planda seçilen müzikle bütünleşmiş, türk filmlerinde ve dizilerinde alışık olmadığımız bir sahne : oyuncuların bindiği arabaların otoyolda giderken, helikopterden panoramik alınmış görüntüleri.
Yılmaz Erdoğan bol bol güzel hatun doldurmuş bu filme. Hiç şüphesiz vücutlarını cömertçe hissettirdiklerinden olsa gerek, pek öyle önemli bir şey de konuşmadılar zaten. Dursalar yetecekti. Onlar da öyle yaptılar. Hele ata binen o kadın ? Muhtemelen ünlü biridir. Çıkaramadım. Bu arada onların rollerini küçümsediğim ya da önemsiz gösterme gayretine girdiğim sui-zan' nına kapılınmasın. Bilakis, arkadaşlar olarak gayet mutlu olduk. Siz hiç vitrin'i olmayan bir manav ya da pazar yeri ya da giysi satış mağazası gördünüz mü ?
elbetteki hayır. Vitrin önemlidir. Bu bayanlarda olmazsa olmaz koşuldu yani. Yerinde ve yeteri miktarda bol bol kullanmış sağolsun yılmaz bey.
Öğretim görevlisi rolündeki demet akbağ yine şaşırtmadı. Rolünün hakkını fazlasıyla verdi. Farklı açılardan da olsa, her zaman olduğu gibi filme damgasını vuran, her diyalogda uç boyutlarda aşırı rasyonalizasyon yapan, az biraz obsessif bir insan profili çizdi. Bu noktada yılmaz erdoğan'a olumsuz bir eleştiri yapıyor ve demet akbağ'a sürekli bu tarz roller verilmesini doğru bulmuyorum. Sanatçının bir kalıba hapsedildiği kanaatindeyim. Erol Taş nasıl hep kötü adamdıysa ve öyle kaldıysa, demet akbağ'da bir demet tiyatroda "sürekli sorgulayan", vizontelede "sebep ?" repliğiyle akıllarda iz bırakan ve nihayet bu filmde de aynı şekilde aşırı rasyonalizasyon yapan bir karakter rolünü üstlenmiş.
Aşırı sorgulayan hoca hanım
Her zaman karşısındaki insanın kurduğu cümlelerde "gereksiz yere soyut akıl yürüten " bir demet akbağ görmek istemiyor izleyici. Burdan yılmaz erdoğan'a duyurulur.
Filmde bir sürükleyecilik sezinleyemedim. Yani tansiyonun yükseldiği ve özellikle "acaba şimdi ne olacak" dediğim sahne sayısı sanılanın aksine çok azdı. Bu da bir bakıma senaryodaki sürprizleri sıfıra indirmek olduğundan, filmin sonunda izleyicide "vaay be..." duygusunu oluşturmuyor.
Cüneyt arkın'ın "katillerde sever" filmine yakın bir tat da hissettim bu filmde. Onursuz bir iş yapıyor ama duygulu, insanların hayallerini yıkıyor ama hayal kurmayı seviyor. Gaddarca davranıyor ancak çekirdekteki duygusallığın gizemini izleyici rahatlıkla farkedebiliyor.
iyi ki vardın cem yılmaz.
Herşeye rağmen asım abi'nin ( yılmaz erdoğan) kızını neden dürbünle izlemek zorunda bırakıldığını, hıyar müslüm'ün ( cem yılmaz'ın) filmin başında iş görüşmesi yaptığı özgü namal'lın babasını (altan erkekli) dolandırmış olmasının ve bu durumun filmin son sahnelerinde ortaya çıkmasının kel alakası ?
Kurulamadı.
Bir de asım abi'nin (yılmaz erdoğan) yaşadığı yerde bir komün hayatı mı yaşandığı ve pek tabii bir getto da mı yaşadıkları ?
Balkonlardaki kadınlar sanki hayat kadını gibi kurgulanmıştı. İlk bakışta rahatlıkla bu durumu çağrıştırabiliyordu o sahneler.
Son tahlilde, yılmaz erdoğan'ın marxist jargondan yaptığı esprili ifadeler, kelimeler ve hatta fotoğraf, sahne çekimleri hemen hemen "hiç" yoktu. Halbuki bir demet tiyatroda olsun, vizontele ve vizontele tuubada olsun bu sahnelere çok alışmıştık.
Cem Yılmaz, iyi ki vardın ve muhtemelen onbinlerce ytl'ye mal olan bu filmi kurtardın.
Teşekkür ederim.
Selametle

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...