Ana içeriğe atla

SIRITMAK VE GÜLMEK


Tebessüm etmek, gülmek bir de sırıtmak.
Yüzümüzdeki istemli kasların, beyinden gelen bir komutla biçim değiştirmesi sonucunda “gülmüş” sayılırız.
Tebessüm ise gülmenin biraz daha yumuşak şiddette olması halidir. Daha zarifçe ve daha kibarca.

Güldüğünüzde de, tebessüm ettiğinizde de mutlusunuzdur. Hele ki neşeniz bulaşıcıysa çevrenizde mutlu olur bu durumdan.
Öte yandan, sırıttığınızda da mutlusunuzdur, ancak çevrenizdekilerin, sizin sırıtmanızdan mutlu olduğu her zaman için söylenemez.
Sırıtma esas itibariyle karşı tarafta hoşnutsuzluk yaratır. Bu hoşnutsuzluğun kaynağında ise, samimiyetsizlik yatar.
Gülen birisi, saklayacak bir şeyi olmadığından açıkça güler. Sırıtan ise samimi değildir. Bir şeyleri gizler.
Kızdığımızda ve karşı tarafın, aklından samimiyetsizce bir şeyler geçirdiğini düşündüğümüzde, “neden pis pis sırıtıyorsun” diye çıkışabiliriz. Böyle bir tavıra hoş görüyle yaklaşmak zor olabilir.

İşte bu sebeple, bir ortama yakışmayan herhangi bir objeyi betimlerken, örneğin şu ifadeyi kullanırız : “güzel ama bu olmamış, sırıtmış”
İzlediğiniz güzel bir filmde arka fonda beğenmediğiniz ya da uygun olmadığını düşündüğünüz bir figür ya da figüran gördüğünüzde, “şuraya bak, onun orda ne işi var, sırıtmış” deriz.
Bu söylemimizde amaç, o objenin oraya ait olmadığını, altını çizerek vurgulamaktır. Ve bu anlatımı kuvvetlendirmek için “sırıtmış” en güzel yergi ifadesidir.

Bu noktada sırıtmaya menfi/olumsuz bir anlam yüklemiş oluruz. Sırıtan kimseye güven duyulmaz. Samimiyetine şüpheyle yaklaşılır. Gülen insanların olduğu bir toplulukta, gülmeyip de “sırıtan” birisi hemen dikkat çeker. Kimse de bu durumdan hoşlanmaz. İlk akla gelen ise o kişinin, o topluluğa ait olmadığıdır.

Hülasa;
İşgal ettiğimiz makam ya da mevki her ne olursa olsun, oraya ait olmalıyız.
Bize dışarıdan bakanlar, bulunduğumuz noktaya liyakat ve ehliyet prensibinin geçerli olduğu bir kurallar silsilesiyle ulaştığımızı fark edebilmelidir.
Bulunduğumuz yerde, bize dışarıdan bakan üçüncü bağımsız bir kişi, “her şey çok profesyonelce, ancak bu oraya hiç yakışmamış, sırıtmış (!)” diyorsa, daha çok işimiz var demektir.
Selâmetle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...