Ana içeriğe atla

ADIN KALLEŞ OLSUN

Çok yakınınız ya da “iç” inizden birisi hiç öldü mü…
Ölüm başka bir şeydir. Ne olduğu tam olarak bilinemeyen. Diğer tarafa gidip de gelen oldu mu hiç. Olmamış. Belki de ölümde ki gizem bundan kaynaklanıyor. Ezoterizm yüklü ölüm.
İnsan, bir yakını öldüğünde önce travma yaşar. Bir katastroftur yaşadığı. Ansızın başa gelen bir felaket. Sonra yaşadıklarının doğru olup olmadığını sorgulama sürecine girer. İnanamaz. İnansa da anlam veremez. Ölüm bugün gelip onun da kapısını çalmıştır. Hep başkalarına olurdu hani ?
Hayır bu sefer postacı kapıyı çalmıştı. Hem de kesin kararlılıkla.
Her canlı ölümü tadacaktır.
Bir dönem, birileri çok rahatsız olmuştu. Zincirlikuyu’daki Mezarlığın giriş kısmına bu ayet yazılmış diye. Ancak gülerim kusura bakılmasın. Öyle mi, ya nereye yazılacaktı ?
Hastane acil servisinin veya ameliyathanenin girişine yazılsaydı daha mı iyi olur du sanki ?
Ya da bir çocuk bahçesinin girişine. Bundan daha doğru bir adres olabilir mi ?
Ölüm ve mezarlık. Tam bir tevafuk. Ama öyle ya, mesela bu lafı Nietche söyleseydi, ne kadar karizmatik ve yerinde bir laf olurdu değil mi ? O zaman değil mezarlığın girişine, her mezar taşına imtina edilmeden de olsa yazılsaydı insanlar keyif alırlardı ve takdir ederlerdi.
Tasavvur edin bakalım.
Belediye, Zincirlikuyu Mezarlığının giriş kısmına şu sözü, granit taş üzerine süslemeli bir şekilde işlemiş.
“Her canlı ölümü tadacaktır. Friedrich Nietche”
Vaav. Karizmatik bir söz, etkileyici bir ifade tarzı, derin bir anlam ve mana. Ve belediyemizce konulacak en uygun yere konulmuş. Bu yüzden tebrik etmek gerekiyor ilgilileri.
O zaman kimse rahatsız olmazdı eminim.
Gerçeklerden, hele ki ölüm gerçeğinden kaçınılabilir mi ?
Onu yok saymak, yüzleşmekten kaçınmak, “karşılaşıldığında”daha büyük bir şok yaşanmasının asli sebebi değil midir ? Aslında insan bu gerçeği unutarak, ya da bilinçli bir tercihin sonucu olarak hatırlamaktan kaçındığı zaman, yaşayacağı olası travmanın dozunu, şiddetini kendisi artırıyor. Halbuki kabullenmek, teslimiyet tam bir kurtuluş olur. Fatalizm mi ? Hayır o başka bir şey. Ne yazdığımı biliyorum.
İnsan bir yakınını kaybettiğinde, ölen yakınına ağlamaz. Ölen ölmüş, kalan sağlar onundur. Peki neye ağlar ?
Bir yakını ölen insan, inanın ki aslında kendine ağlar. Farklı kulvarlardan yola çıkmış olsa da, bir yakını ölen herkes aslında kendine ağlar. Bu farklı kulvarları sıralayabiliriz.
Kimisi ölenle “yaşayamadıklarına” ağlar. Çünkü daha yapacak çok şeyleri vardır. Ama bunu artık yapamayacaklardır. İçinde bir hasret, sımsıcak bir özlem olarak kalır yaşayamadıkları, yapamadıkları.
Kimisi ölenle “yaşadıklarına” ağlar. O kadar güzel günler, o kadar duygu yüklü dönemler yaşanmıştır ki.
Kaybettiğine acır. O yaşadıkları, yaşananlar, yaşam sinemasında bir daha gösterime girmeyecek film olarak kalakalmıştır artık. Bu öyle bir oyun ki, başrol oyuncusunun jokeri de yok. Bir içli müzik, bir nota, bir satır, bir şiir. O’na hep O’nu hatırlatır.
Kimisi ölenle “ O’nsuz kalan ben” e ağlar. Kendine ağlar yani. Artık yalnızdır. Çok sevdiği,keşke onun yerine ben ölseydim dediği artık yoktur. Paylaşacak şeyleri varsa da, paylaşacak kimsesi yoktur. Onsuz kalmak ne kadar da zordur.
Kimisi çıkardığı mizan sonrası yaptığı “vicdan muhasebesine” ağlar. Öyle yapmamalı, öyle davranmamalıdır ama olmuştur bir kere. Öyle yapmış, öyle davranmıştır. Belki de kalp kırmıştır.
Kimisi yine “kendine” ağlar. Ölümün sinyalini almıştır. Onunda kapısı çalınacaktır. Ama daha erkendir. Sanki vaktinde ölüm varmış gibi. Her ölüm erken gelen ölüm değil midir ?
O zaman ne yapmak lazım. Sevdiklerini, en yakınlarını kırmadan bu ömrü yaşamak lazım galiba.
Her şeye rağmen, her zaman taze, her zaman aynı alçaklıkta, her zaman aynı soğukkanlılıkta olsan da, ölüm, adın kalleş olsun !

Selametle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...