Ana içeriğe atla

BİR YAZARI TANIMAK


Bir köşe yazısı ya da fikir yazısı okuduğunuzda o yazıya katılıp katılmamanızı belirleyen etkenler nelerdir ?
İlk akla gelenler şunlardır : yetiştiriliş tarzınız, hareketlerinize kaynaklık eden dünya görüşünüz , beğenileriniz, kişisel tercihleriniz ve sair bir çok faktör.
Bunlar doğru.
Peki hiç düşündüz mü ?
Bir makale ya da köşe yazısı okuduğunuzda bu faktörlerin dışında başka ana bir etken vardır ki, o da yazıyı değerlendirmenizde büyük ölçüde rol oynar.
Nedir bu etken ?
“Yazının yazarını tanıyıp tanımadığınızdır”.
Eğer bugüne kadar okuduğunuz yazıların yazarlarını , şahsen ve yakından tanıma imkanınız olmadıysa, bu dediğim sizin için pek anlamlı gelmeyebilir. O zaman hayal gücüyle karışık empati yeteneğinizi biraz daha zorlamanız gerekecektir.
Açalım.
Normal koşullarda günlük gazeteleri okuyan birisi, köşe yazarlarının yazdığı yazıyla ilgilenmenin ötesinde başkaca bir arayış içerisine girmez. Onu ilgilendiren tek şey, köşe yazısından alacağı didaktik bilgi ve yazarın herhangi bir olaya ne açıdan yaklaştığıdır. Çünkü nihai olarak kendini geliştirecek ve farklı konularda farklı boyutlarda zihin jimnastiği yapmış olacaktır.
Esasen doğru olan ve yapılması gereken de budur. Bizler birer basın savcısı olmadığımıza göre, bir yazıyı okuduğumuzda bizi ilgilendiren şey, kendimize bu yazıdan ne şekilde fayda sağlayabileceğimiz olmalıdır.
Eğer kazanacağımız yeni bir takım artı bilgiler varsa, bunları idrak merkezimize bir an önce göndermeliyiz. Göndermeliyiz ki, bir şeyler kazanmış olabilelim. Diğer insanlardan farkımız olabilsin.
İşin ilginç yanı, bir köşe yazısı, ya da makalenin yazarını şahsen tanımadığınızda hiçbir sorun yaşamazsınız.
Diyelim ki ; şahsen tanımadığınız, özel hayatı hakkında spesifik hiçbir bilgi sahibi olmadığınız, kendisiyle beşeri ilişkiler geliştirmediğiniz bir yazar, örneğin Hürriyet Gazetesi’nde ki bir yazısında, Paris’te yediği bir akşam yemeğinden bahsetmiş olsun. Yazının bir yerinde de akşam yemeğinde yalnız olmadığını ve bir arkadaşıyla birlikte olduğunu minik bir ayrıntı olarak vermiş olsun.
Siz böyle bir yazıyı okuduktan sonra aklınıza normal olarak ilk şunlar gelecektir: Acaba nasıl bir yer ? ortam nasıldı ? yemek kaliteli miydi ? bu yemeği Türkiye’de de bulabileceğim bir restaurant olabilir mi ?
Kısacası , sizi ilgilendiren şey yazının kendisi ve anlatmak istediği olur. Hiç biriniz “acaba bu yazının sahibi bu yemeği kimle yemiş” diye düşünmezsiniz. Çünkü hiç merak etmezsiniz.
Ya da acaba Paris’te kaç gün kaldı, uçakla mı gitti yoksa başka bir araçla mı gitti diye düşünmezsiniz. Ya da acaba birisine nazire mi yapılıyor diye aklınızın ucundan bile geçmez.
Yani yazarı şahsen tanımadığınız için, hakkında fazla spekülasyon yapamayacağınız gibi böyle bir ihtiyaç da hissetmezsiniz. Doğrudan hedefe kilitlenirsiniz ve o yazıdan almanız gerekenleri alır sayfayı çevirirsiniz.
Fakat, yazarı tanıyorsanız kafanız karışmaya ve hayatınızda daha önce hiç yaklaşmadığınız farklı açılardan düşünmeye başlarsınız.
Sorular ve aslında lüzumsuz sorular başlar :
Acaba yazar bu yazıyı neden yazdı ?
Birilerine mesaj mı vermek istedi ?
Nereden aklına geldi ?
Bir olay yaşadı da ondan ötürü mü kaleme aldı ?
İşte bu ve bu tip sair sorular, sizi amacınızdan uzaklaştırır ve sehven de olsa farklı mecralara kanalize olmanıza sebep olur.
Siz farkında olmasanız da bu aslında yazara da bir saygısızlıktır. Çünkü bu şekilde düşünerek, aslında yazıyı basit ve sıradan bir düzleme oturtmuş olursunuz.
Çünkü bu şekilde düşünerek, kimbilir fevkalade olan bir yazıda ki güzellikleri göremez ve alelade kişisel ayrıntıların anaforunda boğulursunuz. Ve en önemlisi siz zararlı çıkarsınız.

Eğer şahsen tanıdığınız bir yazar arkadaşınız varsa ; yazısını okuduktan sonra, “bizimki bu yazıyı acaba neden yazmış” diye gereksiz yere zaman kaybedeceğinize, yazıyla ilgili farklı kulvarlar geliştirin ve yazarın kendisiyle değil, yazısıyla ilgilenin. Peki bu nasıl mı olacak ?
Çok basit. Şu sorulara cevap aramanız yeterli olacaktır ?
Örneğin: konunun seçimi başarılı mı ?
Anlatım tekniği nasıl ?
Yabancı kelimeler kullanılması doğru mu ?
Yazar herhangi bir yerden alıntı yapıyor mu, yapıyorsa bibliyografya belirtiyor mu ?
Gerçekten özgün düşünceler ve açılımlar mı geliştiriyor, yoksa bir yerlerden toplama, tutturma bilgilerle çürük bir bina mı inşa etmeye çalışıyor ?
Yazıların edebi niteliği var mı ?
Cümleler arasında mantıksal tutarlılık ve zeka kırıntıları sezinleniyor mu ?
İfadeler ikna edici ve sağlam argümanlarla delillendirilebiliyor mu ?
Verilen örnekler vurucu mu ?
Elbette ki bir yazarın fikirlerine katılmak zorunda değilsinizdir. Ancak bu hoşlanmadığınız ya da size uymayan noktaları belirtmenize engel değildir. Tam aksine, katılmadığınız noktaları belirterek, fikirlerin cedel etmesiyle olası muğlaklıklar önlenmiş olacak ve doğru bilgiye ulaşılmış olmayacak mıdır ?
Unutulmamalıdır ki,
Şairler yaşadıklarına ve yaşamak istediklerine şiir yazarlar,
Yönetmenler gördüklerine ve görmek istediklerine film çekerler,
Ressamlar olana ve olmasını istediklerine fırça sallarlar,
Sanatçılar hissettiklerine ve hissetmek istediklerine nota yaparlar,
Yazarlar da onlardan farksız değildirler ki...
Selametle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …