Ana içeriğe atla

DENGE

Televizyonlarda 'magazin' adı altında yayınlanan programların kalitesizliğini çok dinlediniz.
Bu sebeple aynı noktalara değinmeyeceğim. Daha doğrusu bahsedip, daha önemli bir konuyla ilişkilendirme yapacağım.
Magazin ya da şov programı adı altında yapılan programları izliyorsunuz. Amman ha ! Beğenebilirsiniz. Kişisel tercihiniz.
Sadece beğenmediğimi söylemek istiyorum. Ancak beğenmemem başka bir şey, yayınlanmasını istememek başka bir şey.

Yayınlanmasın demiyorum, ama; geçen gün dişlerimi fırçalarken zaman geçirmek için yapılacak en müsait şeyi yapayım dedim.
Televizyonda Mehmet Ali Erbil kardeşimizin bir programı vardı. İlk anda Mehmet Ali ekranda görünmüyordu.
Programının açılışını kel, garip kılıklı bir adam yapıyordu.
Ciguli’ye benziyordu.
Bir müzik eşliğinde, dans ettiğini zannettiği bir takım figürler sergiliyordu. Ben de her anını dikkatle izliyor, acaba kayda değer ve izlenmesi gereken hamlesini ya da alkış alacak altın vuruşu ne zaman gerçekleştirecek diye ısrarla bekliyordum.
Saniyeler saniyeleri, dakikalar dakikaları kovaladı.
Gözüm ekranda...
Fonda garip bir müzik, orasını burasını oynatıp, dilini çıkarıp geri sokan bir adam. Hani pandomim yapıyor desem önünde saygıyla eğileceğim. O da değil. Üç dört dakika geçince anladım ki maruz kaldığım şey soytarılığın daniskası saçma salak bir gösteri karışımı şov müsvettesiymiş...
Diş macunu ağzımda başkalaşmaya başlamışken kalktım içeri yöneldim. O da ne, öldürücü darbeyi vuruyor şovmen.

Sitriptize başlıyor.
Yanlış duymadınız. Saat 20:10. Gece 24:00’den sonra değil.
Son hareketinde pantolonunun kemerini ve düğmelerini müzik eşliğinde açıyor sıkı durun, pantolonunu da indiriyor.

Yarıya kadar.
Don mudur, külot mudur, pijama mıdır, ne idüğü belirsiz bir iç çamaşırıyla bizi baş başa bırakıyor.
Programcılık başka ama soytarılık başka.
İzleyiciye küfür etmek bam başka.
Müzik bitiyor.

M.Ali Erbil’e ait seyirci kitlesinden müteşekkil yurdum insanı, coşkuyla alkışlıyor.
Az biraz kamera izleyicileri çekiyor ya, anlıyorum ki, izleyicilerden özellikle hanım katılımcılardan, 'bu ne zırtapozluk ya ?' diyenler oluyor ama kâhir ekseriyete (ezici çoğunluğa) yenik düşüyorlar.
Belli ki böyle seviyesiz bir manzarayla karşılaşacaklarını bilseler gelmezlerdi.
Şaşkınca birbirlerine bakışmalar falan...
Prime time denilen zaman dilimindeyiz.

Çoluk çocuk herkes seyrediyor...
Gelelim, en başta belirttiğim 'bu yayınlarla' ilgi kuracağım diğer konuya. Zaten bu yazıyı kaleme almama gerekçe de madalyonun bu yüzü.
Çünkü yukarıda anlatılanlar ne ilk sürpriz, ne de buhran niteliğindeki son bir facia !
Beynimin suyu akmış hezeyan ve heyecanla, Kadir Çelik’in Objektif programını izliyorum.

Yazar Aytunç Altındal, Türkiye’ye yönelik olası bir kimyasal saldırıyla kuş gribini ilişkilendirme temelinde bir konu anlatıyor. Sonra sözü bir bilim adamımız alıyor. Meselenin biyolojik bir saldırı olması temelinde değerlendirilmesi hususunda birkaç söz ediyor.
Sonra ne oluyor ?
Koskoca bilim adamı diyor ki, daha doğrusu farkında olmadan öyle bir etki altına alınmış ve demek zorunda bırakılıyor ki 'Eğer süremiz varsa, bir de ülkemize yönelik biyolojik silah saldırısı şu şekilde incelenebilir...'
Evet yanlış duymuyorsunuz. Pantolonunu indiren ve iç çamaşırını yurdum insanına gösteren adamcağızın bulunduğu program saatlerce, süre kısıtlaması olmadan sürebiliyor.

Ama bir bilim adamı, çok ciddi bir konuda, memleketi bilgilendirirken bile 'acaba vaktim var mı?' diye tereddüt yaşıyor.
Yaşatılıyor.
Bakın sadece son üç gün içinde karşılaştıklarım bunlar.
ATV ana haber bültenini sunan Ercan Konar, Reuter’in, Associated Press’in, özellikle Vatikan’ın ve başta katolik alemi olmak üzere, tüm dünyadaki haber ajanslarının da takip ettiği bir konunun 'başrol deki adamı' nın kardeşine canlı yayında sorular soruyor. Mehmet Ali Ağca’nın kardeşine...
Süratli bir şekilde konuşma sonlanıyor. Ve adam haber spikerine soruyor,'Sayın Konar, Bush ile ilgili görüşmeyle de açıklayacaklarım vardı'
Spiker yanıtlıyor:
'Üzgünüm süremiz sınırlı, vaktimiz daralıyor'
Ağca'nın kardeşi üstelemiyor, peki diyor ve konu kapanıyor.
Son tahlilde; isteyen istediği programı yapsın.

İsteyen istediğini de seyretsin. Devletin RTÜK’ ü var bilmem nesi var. Ancak lütfen ifrat ile tefrit arasında gidip gelinmesin.
Biraz izan, biraz ölçü beyler.
Bu serzenişlerimin muhatabı, aynı zamanda televizyon izleyicisi sıfatına sahip bu yazıyı okuyan sizler misiniz, yoksa genel yayın yönetmenleri mi, yoksa program sorumluları mı, yoksa televizyon patronları mı...

O kadarını bilemem. Ama sizler bilirsiniz ?
Bu gidişle daha çok soytarılık göreceğiz.
Selâmetle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …