Ana içeriğe atla

EZİK ve EKSİK

Uzun yıllar önceydi.
Cavit Çağlar’ın devlet bakanlığı yaptığı dönemdi. Bir röportaj esnasında, röportajı yapan gazeteci, Cavit Çağlar’a şu soruyu sormuştu :
“Sn.Çağlar, kabinede ilkokul mezunu bir bakan olarak görev yapıyor olmanız sizde hiç sıkıntı yaratmıyor mu ?”
Çağlar’ın verdiği cevap ilginçti :
“Evet ilkokul mezunu olmanın eksikliğini hissediyorum ancak ezikliğini asla hissetmiyorum”
Cavit Çağlar’ın daha sonra adalete intikal eden banka hortumlaması olaylarının biçimleri ya da davaların seyri ile ilgili yazmayacağım.

Her ne kadar daha sonra bir takım “kirli çamaşır” olarak telakki edilebilecek vukuatları gün yüzüne çıkmışsa da, biz ilgili şahsın röportajda verdiği "aforizmik cevap" üzerine yoğunlaşacağız.
“İlkokul mezunu olmanın eksikliğini hissetmek ancak ezikliğini asla hissetmemek”.
Aslında insanın günlük hayatına uygulaması ve hatta sosyal ilişkilerine de yansıtması gerekli bir yaklaşım. Tabii bu örnek “ilkokul mezuniyeti” üzerine diye sadece o bağlamda düşünmek doğru olmayacaktır.
Peki ne yapılmalıdır ?
İnsanın, birey olarak yaşadığı toplumda, sahip olmak isteyip de olamadığı tüm “değerler” için bu ifade genelleştirilmelidir.

Yani, genelleştirilen bu ifade hayatın “sahip olunamayan tüm değerleri” alanına uygun bir düzlemde aktarılmalıdır.
Bir birey olarak insan, günlük yaşantısında, bir çok konuda “bazı değerlere sahip olamadığını” fark eder.

Bu durumda yapması gereken iki şey vardır.
Bu sahip olamadıkları değerler için kendisini ya eksik hissedecektir, ya da ezik...
Kendisini eksik hissederse sorun yoktur. Hatta doğru olan da budur. Kendiyle barışık, kendisine öz güven duygusunu geliştirmiş birey, bir takım özel yeteneklere, kabiliyete, sahip olamadığını fark ettiğinde, bunlara sahip olamamanın yalnızca eksikliğini hisseder.

Eksikliğini hissettiği bir konuda da yapılacak en mantıklı davranışı kendiliğinden yapar zaten; o eksikliği gidermeye çalışır.
Bu şekilde, eksikliğe sahip olmayan, donanımlı bireyle barışık kalır ve eksiklikleri konusunda yardım almaya çalışır. Tanımıyorsa da örnek alır ve ilerleme için azami gayret gösterir.

Bir sınıfta fizik dersinden en yüksek notu alan ve diğer arkadaşlarına da ders konusunda yardımcı olmaya çalışan çalışkan bir öğrenciyle, çok düşük not alan iki de arkadaşı olduğunu kabul edelim.
Sınav sonuçları açıklandığında, çok düşük not alan iki öğrenciden bir tanesi, hemen yüksek not alan arkadaşıyla açık yüreklilikle temasa geçer ve kendisine yardımcı olmasını istediğini bildirir.

Gururun ve insanı başarısızlığa mahkum kılacak diğer düşünce şekillerinin kendisine başarıyı değil tam aksine daha da başarısızlık getireceğini bilmektedir çünkü.
Her şeyden önce kendisine güveni vardır ve yüksek not alan arkadaşı bir rakip olarak değil, sağlam bir birliktelik kurulması gereken bir dost olarak görmektedir.
Bu şekilde düşünmektedir, çünkü dersten en düşük notu almanın ezikliğini değil, eksikliğini hissetmektedir.

Yapılması gereken de bu eksikliği tamamlamak, bunun için ilgili “sosyal prosedüre” uygun davranmaktır.
Notu düşük olan diğer öğrenci ise “eksiklik” değil “eziklik” hissetmektedir.

Bu ise, kendisine güvensizliğinin, kendisini yetersiz hissetmesinin merkezinde gelişmektedir.
Bu hali, kendisinin merkezde olduğu bir çember yaratmış ve zaman ilerledikçe yarıçap küçülmüş, çember daralmaya başlamıştır.
Artık ne kendini iyi hissedebilecek, ne de kendini geliştirebilecektir. Çünkü yapması gereken asli hareketi, “kendisini sevmeyi” atlamıştır...
Bıçakla tam ortadan ikiye yarılmış “eksik” bir elma mı daha iticidir, yoksa yenmeyip tüketilmediği için çürümüş, “ezilmiş” bir elma mı ?
Selâmetle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...