Ana içeriğe atla

BİR MATEMATİK DENKLEMİ OLARAK HAYAT>


Hayat bir matematik denklemidir. Kaç bilinmeyenli olduğu değil, kaçıncı dereceden yaşandığı önemlidir.
Hiç şüphesiz bir denklem olunca, içinde de çok sayıda bilinmeyen barındırır. Kabataş Erkek Lisesi son sınıfta okurken felsefe hocamız Mehmet Kaya’ya bir soru sormuştuk. Klasik liseli sorgulamasıydı ya, onu biz de yapmıştık ne yapalım.
Sorumuz şuydu :
Hocam biz şimdi iki bilinmeyenli denklem de çözüyoruz. Peki gerçek hayatta bu bizim işimize nerede yarayacak ?
Klasik liseli sorgulamasından kastım, pragmatizm yüklü ve düşünmekten kaçınan bir zihniyetin ürünü olduğunu vurgulamak içindi. Zaten hocanın verdiği cevap da bizi yeterince düşünmeye sevketmişti.
“Hayatın öyle bilinmeyenleri vardır ki, gerçek hayatta karşınıza öyle bilinmeyenler çıkar ki, matematik dersinde çözdüğünüz ya da çözmeye çalıştığınız üç ya da dört bilinmeyenli denklemden çok daha fazla sayıda bilinmeyeni vardır.”
Elbetteki bundan onüç yıl önce bu cevap bizim için üzerinde çok ama çok da düşünülmesi gereken bir cevap değildi.

Ancak bugün, düşünmekte geç bile kalmış olduğumuzu anladık.
Hayat öyle bilinmeyenlerle, öyle çözümsüzlüklerle doluydu ki, bunu yaşayarak öğrendik.

Tıpkı bir matematik denklemi gibi.
Örneğin 'yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal' ifadesinin matematiksel karşılığının 'paradokslarla eş' bir çözümsüzlüğü işaret ettiğini çok zaman sonra anlayabilmiştik.

Kendi içinde tutarsız yaşam hallerini yansıtırdı bu ifade...
Yaşayıp giderken bu hayatta, cevabını bizlerin, yani olayların öznesi olan bizlerin bile veremediği çok sofistike durumlarla karşılaşırız. Çözümsüzlüğe de varır çoğu zaman bunlar. İşte o zaman hiçbir diskriminant formülü de durumu kurtaramaz.
Yaşamı boyunca insan hep bir şeylerin peşinde koşar. Bir şeyler başarmaya çalışır, bazı sorunları çözmeye, bazı sorulara cevap aramaya çalışır.

Bu noktada bir matematik sorusunun cevabını bulmaya çalışan, bir matematik denkleminin köklerini bulmaya çalışan bir öğrenciye benzetirim insanı. Aslında ikisi de aynı şeyleri yapıyordur. Günlük yaşamda işe gitmek, aile içi ilişkileri düzenlemek, hayal kırıklıklarıyla karşılaşmak, hiçbir zaman cevabını bulamadığınız sorulara muhatap olmak, sebebini öğrenmeye çalıştığınız ama bir türlü anlam veremediğiniz olaylarla karşılaşmak.
İşte bunlar yaşamın çok bilinmeyenli denklem olması demek değildir de nedir ?
Bir matematik sınavında hangi sorunun çıkacağını bilen öğrenci var mıdır ?

Yoktur elbette.
Peki hayat sınavında karşısına hangi sorunun çıkacağını bilen bir insan evladı var mıdır ?
Yoktur elbette. Her ikisi de sınav esnasında düşünmeye ve soruları/sorunları çözmeye çalışmaz mı ?

Peki o zaman sizce önemli olan sıkıntılar yaşadığımız mıdır yoksa sıkıntıları yaşarken hangi boyutta ve hangi koşullarda yaşadığımız mıdır ?
Biraz açayım, bir tane doktoru olan, yarı teşekküllü, rutubet içinde olan, sıvaları dökülmüş bir hastanede mi tedavi olmak yıpratıcıdır , yoksa şehir merkezinde, her konuda uzmanlaşmış doktoru olan, tam teşekküllü bir hastane de mi ?
İşte bu örnekte 'hastalık, tedavi süreci ve sonuçlanması' yaşam matematiğinin bilinmeyenidir.

Bu bilinmeyenin kaçıncı dereceden olduğu önemlidir ile kastedilen ise, hangi şartlarda, hangi yaşam koşullarında, nasıl bir psikolojiyle bu sorunların üzerinden gelmek zorunda kaldığınızdır.
Sıkıntıları yaşamanın da bir kalitesi yani bir derecesi vardır.
Herkes yaşamı boyunca sıkıntılar ve üzüntüler, problemler ve sürprizlerle karşılaşır. Bunlarla karşılaşma sıklığımızdan yani sayısından çok, kaliteleri önemlidir.
Cezaevine girmek kötüdür elbette. Bu da yaşam denkleminin bir bilinmeyenidir ve hatta beklenmeyenidir bizim için.

Ancak ahlak masasının gözaltına aldığı vesikasız çalışan bir hayat kadınının cezaevine girmesiyle, ahlakını korumak adına suç işlemiş bir kadının cezaevine girmek zorunda kalması nitelik olarak aynı mıdır ?
İkisinin başına gelen katastrof da normal koşullarda yaşam düzlemlerinde bir bilinmeyen olarak duruyordu. Peki bu çok bilinmeyenli yaşamlarında, karşılarına çıkan sıkıntıları, her ikisinin de aynı dereceden yaşadıklarını söyleyebilir miyiz ?
Hayır.
Çünkü ahlakını korumak adına içeri giren kadın, ahlak masası tarafından gözaltına alınandan daha yüksek bir derecede yaşamaktadır bu hayatı.
Tıpkı hayatı, tam teşekküllü bir hastanede tedavi olmaya çalışan bir hastanın, yarı teşekküllü bir hastanede tedavi olmaya çalışan bir hastadan daha yüksek bir derecede yaşaması gibi...
Son olarak, idel bir amaç için ölmek midir önemli olan, yoksa örneğin ahmakların arasında, bir boğanın ahmak bir boynuz darbesiyle ahmakça ölmek midir önemli olan ?
Hülâsa ; yaşamınızın, yaşadıklarınızın anlamını sorgularken ve hatta yaşayacaklarınızın da anlamına sorgulamaya hazırlanırken, ne gibi sıkıntılar ve ne gibi bilinmeyenlerle karşılaştığınızı/karşılaşacağınızı değerlendirmenin ötesinde, bunları kaçıncı dereceden yaşadığınızı sakın göz ardı etmeyin.
Çözüm kümesi boş küme olan denklemleri hiç unutmamanız dileğiyle
Selâmetle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...