Ana içeriğe atla

ÜLEŞMEK


Üniversite sınavlarına hazırlanırken, bütün lise öğrencilerinin karşısına mutlaka çıkmıştır üleştirme sıfatları. Üleştiren yani paylaştıran sıfatlar. Üleş yani pay, üleşme yani paylaşma, nihayet üleştirme de paylaştırma.
Ellişer elma, seksener armut dediğimizde üleştirme sıfatı kullanmış oluyoruz.
Günlük yaşantımızda, özellikle görüntülü basın yayın araçları ile radyolarda ki şiir programlarının hayatımıza girdiği son dönemlerde, okulda gördüğümüz üleşme hikayesi farklı bir boyut kazandı. Yaşamımıza tam anlamıyla girdi.
Paylaşmak duygusu.
Duyuyoruz. Bir şiirim var sizlerle paylaşmak istedim.
Aaa ne güzel.
İki kişi baş başa. Sıkıntılarını paylaşıyorlar besbelli. Ne güzel.
Çok iyi bir dinleyiciyimdir, anlatmak istediğin bir şey varsa benimle paylaşabilirsin.
İyi de; böyle yakışıklı sözler eden insanlar ilk bakışta “içten” gelmiş olsa da, az biraz samimiyetsizlik hissettiğim anlar oluyor. Esasen bu kelime öyle her yerde, her platformda, ucuz ucuz tüketilmemelidir.
Gerçek anlamıyla ve içten kullananları hiç şüphesiz münezzeh kılıyorum. Ancak farkında mısınız “paylaşma” kelimesi birisine bir sır vermenin, ya da bir sıkıntıyı anlatmanın, ya da genel olarak birine bir konu anlatmanın, duygusal merdivenlerine serilmiş, kırmızı bir halı gibi kullanılmamalıdır. Bu amaçla karşı taraf ya da karşıda ki kitleyi etkileme yoluna gidilmemelidir.
Olur mu ?
Örneğin yetmişbeş milyonun önünde “paylaşma” kavramı arkasına sığınılıp, insan bütün kirli çamaşırlarını ya da bilmem saçma sapan hikayelerini anlatır mı ?
Sonra bunun adı teşhircilik, reklam, ağza sakız olma değil de, paylaşmak oluyor öyle mi.
Ne güzel herkes bir şeylerini paylaşıyor ama ben somut maddi değerlerini paylaşan insana pek rastlamadım. Ya da örneğin “pratik bilgilerini” ince detaylarıyla paylaşan birilerine de pek rastlamadım. Fiziken paylaşılmayan mücerret/soyut ne varsa ne kadar da seviyor bu insanlar paylaşmayı ?
Dersiniz toz pembe bir dünya.
Bu sebeple bu kelime gerçekten paylaşma, üleşme niyetiyle davranıldığında kullanılmalıdır.
Ama insanlar öyle zamanlarda, öyle yerlerde uluorta kullanıyorlar ki, duygusal ve psişik incelik yönü bertaraf ediliyor ve siktiri boktan bir kelime gibi karşımıza çıkıyor artık paylaşmak.
Hepsinden önce, paylaşmak asil bir davranıştır. Size ait bir değeri hele ki maddi anlamı olan bir değeri sizde bir eksilme yaratacak bir şekilde uygun kişiyle üleşiyorsanız
işte bu asil bir davranıştır. Ekmeğinizi, zamanınızı, biriktirdiklerinizi…
Ama bir fırının imalat bölümünde çalışıyorsanız, ekmeğinizin bir dilimini vermenizden bahsetmiyorum. Ya da meyve sebze halinde çalışıyorsanız, bir elmayı ikiye bölmenizden de bahsetmiyorum…
Sizin de ihtiyacınız olduğunda size ait bir değeri özveri göstererek karşı tarafla üleşebiliyorsanız, asıl paylaşımcılık işte budur.
Sonra siz “paylaşma” da, az biraz mahremiyet sezinlemiyor musunuz ?
Az biraz gizlilik, az biraz üstü kapalılık. Çünkü bunun aksinin teşhirciliğe varması durumu da gündeme gelebilmektedir. Kendine ait değerleri “paylaşacağım” diye herkese duyurup “teşhir” etmek de, aslında dikkat edilmesi gereken önemli bir ayırımdır. Karnı aç birisiyle ekmeğinizi üleştiğinizde bunu duyurmak reklamla karışık bir teşhircilik değil midir ?
Daha geçen gün, üst geçitten karşıdan karşıya geçiyordum ve kolları ile bacakları olmayan bütün uzuvlarından mahrum bir dilenci de öylece yerde duruyordu. Önünde bir tas vardı. Ona doğru yaklaşan bir genç tam önüne geldiğinde durdu ve geri döndü. Az kalsın göz göze gelecektik. Ben yavaşladım. Genç, cep telefonuyla konuşmaya başladı ve birkaç dakika sonra etrafına dikkatlice bakmaya başladı. Varlığımı fark ettiğini düşünerek gözlerim üzerlerinde uzaklaşmaya başladım ve uzaktan daha dikkatli izledim.
Genç hiç kimsenin olmadığı bir anı kollamıştı. Cebindeki parayı, dilenciyle paylaşmış ve teşhircilikle arasındaki ince çizgiyi olağanüstü bir şekilde muhafaza etmişti.
Paylaşalım, kaynaşalım, üleşelim, üleştirelim ama elbette samimi olalım.
Selametle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...