Ana içeriğe atla

ÇORBA

Rahmetli Cem Karaca, maddi durumunun kötü olduğu bir dönem ikinci sınıf diyebileceğimiz bar ya da cafélerde program yapmak zorunda kalmıştı. Ve hatta bu sebeple, hayran kitlesinden ve muayyen bir kesimden oldukça da eleştiri almıştı.
Bu eleştiriler kendisine yöneltildiğinde verdiği cevap gayet netti : “Ne yapalım, yoksa çorba kaynamaz.”
Cevap oldukça anlamlı, anlamlı olduğu kadar da düşündürücüydü.
Bu yazımda olayın ekonomik ya da sosyo ekonomik yönüyle ilgilenmeyeceğim. Başka bir şeyden bahsedeceğim. Çorbadan !
Çorba sevmem ya da içmem diyen birini duydunuz mu ?
Ben duymadım.
Varsa da çok azdır herhalde. Çünkü red etmek gibi bir şansınız olmayacak kadar çok çeşitli çorbalar vardır. Sınırlı mutfak kültürümle sıralayayım mı ?
Ezogelin, mercimek, yayla, domates, tarhana…
Çorbanın bu çeşitliliğinin yanında, bir lezzet yumağı olduğu konusunda bir çok insan hem fikirdir.
Hiç düşündüz mü, çorbayı çorba yapan, lezzet merkezi yapan sadece çorbanın içinde barındırdığı baharatlar veya yapıldığı özü müdür ?
Bence değil.
Sırtınızı arkaya yaslayıp daha geniş ve derin bir düşünün.
Çorba öyle bir içecektir ki, içinde huzur vardır.
İçinde paylaşma vardır.
İçinde kollektif bir bilinç vardır.
İçinde samimiyet vardır.
İçinde ortaklaşacılığın ve eşitliğin geldiği son nokta vardır.
İçinde istikrarlı bir ev ortamının görünmeyen nüveleri vardır.
Çorbanın bu özellikleri, onun lezzetini sollar bir anlamda.
Güneydoğu Anadolu’nun en uç bir şehrinde ya da doğu karadeniz’in arhavisinde de çorba çorbadır. Ritz Carlton ya da Ceylan Intercontinental’ da da.
(Birazdan gelecek çorbamı sabırsızlıkla beklerken)
İşte çorba artık sıradan bir öğünde önünüze gelen yemeklerin ötesinde bir anlam kazanmıştır.
Uyumun, armoninin, ahengin bazen de çiftlerin kendi aralarındaki konsensüsün izdüşümünün resmi olmuştur.
Kendi başınıza canınız tost çektiğinde kalkıp yapmışsınızdır. Ya da makarna ya da başka bir çeşit yemek.
Varsa da çok azdır ama ben karnı acıktığında yalnız başınayken kalkıp kendisi için çorba yapan birini duymadım.
Altını önemle çizmek istediğim husus, kim bilir belki de çorbadan çok daha lezzetli olan başka yemek ve yiyecekler için yukarıda yazdıklarımızı sıralayamayacağımızdır.
Öyle değil mi ?
Örneğin kebap, tost , salata, pilav ve sair sulu yemekler için aynı şeyleri söyleyebilir miyiz ?
Asla.
Umarım her şeye rağmen, huzurunuz, keyfiniz ve istikrarınız baki kalır. Yoksa Cem Baba’nın dediği gibi : “Çorba kaynamaz”
Selâmetle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...