Ana içeriğe atla

ÖRGÜTLERDE AST KOMPLEKSİ VE YÖNETME SANATI


Levent Kırca’nın yönetimindeki Olacak O Kadar’ın özellikle eski bölümlerini hatırlayınız. Basit bir işlem yaptırmak için devlet dairesine gitmiş ve sıraya girmiş olan sıradan bir vatandaşın, “bu masa değil o masa” diye dolaştırılışını ve bunun nasıl hicvedildiğini muhakkak ki hatırlarsınız.
Skeçlerde anlatılmak istenen her ne kadar bürokrasinin sıkıcı ve insanı bunaltan dişli çarkları ve işlerin bu sebeple yavaş yürüdüğü gerçeği olmuş olsa da, meselenin idari olduğu kadar bir de sosyal boyutu vardır.
Bu konuyu üç ana başlık altında geliştirebiliriz.
“Yassahğ hemşehrim, ast kompleksi ve yönetme sanatı”
“Yasssaahğ hemşehrim” repliği, tesadüfen ya da ciddi bir kaza (!) sonucu yetki sahibi olmuş kimselerin etkili olamadıklarını hissettikleri anda kendiliklerinden geliştirdikleri bir savunma düzeneğidir. İster kamu kurumu ister özel sektör olsun, “yassahğ hemşehrim” psikolojisinde ki insanlar kendilerini hemen belli ederler. Daha çok yönetimin alt ya da en alt kademelerinde gözlenen bu tutum, yaşanan ast kompleksinin en güzel dışavurumudur. Tehlike ise ; çalışanın, bu ruh halinin temsil ettiği ilişki biçimini, üçüncü şahıslar dışında, örgüt içine de sirayet ettirmesidir.
Örgüt içerisinde, alt kademede olduğu için etkili olamadıklarını hisseden kişiler, özellikle dikey hiyerarşi de bir yer edinemeyeceklerine kanaat getirmişlerse, bu dala tutunmaktan başka şansları olmadığını bir süre sonra anlarlar.
Bunun sonucunda da kendilerini saydırmanın ve ast kompleksini yenmenin tek yolunun yukarıdaki davranış şekli olduğunu fark ederler.
Altını çizmek istediğim nokta, ast kompleksi yaşayan ve sınırlı da olsa yetkisi olan ve yönetim hiyerarşisinin en alt basamağında olan bir çalışan, “eğer çekirdeğinde patolojik bir durum yoksa” mevkii ve konum olarak yükseldikçe, huzursuz ve geçimsiz tavrını bir kenara koyabilecektir. Çünkü kendisini kötü hissetmesini gerektirecek faktörler bir bir ortadan kalkmış olacaktır.
Yönetme sanatına sahip yöneticiler, tüm yaşananların farkında olmakla birlikte, son kararı verecekleri ana kadar, kendi düzeylerinde olmayan bu lüzumsuz ilişkiler ağına sadece dışarıdan bakmakla yetinecektirler.
En önemli nokta ise, yöneticinin duygusal zekaya sahip olup olmaması noktasında yaşanacaktır.
Duygusal zekaya sahip bir yönetici, hiçbir koşulda etki altında kalmamakta ve maiyetinde çalışanların gerek kendi aralarındaki gerekse üçüncü şahıslarla ilişkilerini üst bir bilinçle kontrol altında tutmayı başarabilecektir. Duygusal zeka sahibi bir yönetici, her koşulda olayları kontrol altına alabilmekte, kime nasıl davranacağı konusunda tereddüt yaşamadığının bilinciyle hareket etmektedir.
Bu bilinç, profesyonel yöneticiye daha az hata yapma ve daha özgürce/etki altında kalmadan karar verme olanağı tanımakta ve yönetici de bu olanağı sonuna kadar kullanmaktadır.
Demek ki asıl sorun, duygusal zeka sahibi olmayan yöneticilerde daha belirgin bir şekilde yaşanmaktadır.
İşte bu sebeple artık insan kaynakları departmanlarında personel istihdamı söz konusu olduğunda, klasik olarak alışılagelmiş IQ’ dan neredeyse daha etkili olan EQ yani duygusal zeka faktörü aranmaktadır. [ IQ: intelligence quotient / zeka katsayısı EQ: emotional quotient / duygu katsayısı ]
Size de bol zekalı ve duygulu günler.
Selametle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...