Ana içeriğe atla

HANDAN DEMİRALP


Şimdi birisini düşünün. Türkçeyi en güzel kullanan birisi olsun. Yine o kişiyi düşünün, insanı derinden etkileyen bir sesi olsun. Sonra bu kişi eğitimli ve zeki olsun.
Yetmedi.
Ege Üniversitesi, Basın Yayın Yüksekokulu , Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirmiş olsun.
TRT Spikerlerinden Handan Demiralp’den bahsediyorum. Bahsediyorum ama ben spiker demek istemiyorum. Spiker dendiğinde, önündeki kağıttan ya da prompter dan okuyan kişi geliyor akıllara. Bu sebeple ben, salt spiker sıfatından hoşnut değilim. Eğitimci ve yazar sıfatlarının bu sebeple eklenmesi gerekiyor. Çünkü öyle.
Bir dönem televizyonda yaptığı programları ve prodüktörlük görevi icrasına değinmeden geçmiyorum.
Kendisi neden mi önemli ?
TRT Radyolarının ilk ve tek çevre-hayvan hakları programı olan “Nuh’un Gemisi” nin yapımı ve sunumu işini üstlendi.
Erzurum Devlet Tiyatrosu bünyesinde “okuma olanağı olmayan çocuklar yararına” bir oyun sahneledi ve başrol oynadı. Aslında bu başarılarını uzattıkça uzatabiliriz. Ulusal ve uluslar arası bir çok panel, sempozyum, kongre ve ödül törenlerini sundu.
Bir çok ulusal dergi ve sitede çeşitli konularla ilgili yazıları yayımlandı.
Ancak ben başka yönlerinden bahsedeceğim.
Bir aristokrat kadar batılı, bir filozof kadar oryantalist Handan. Hem Venedik Gondolları’nı, hem Anadolu’yu biliyor ve seviyor. Barcelona/İspanya hayranı olması ve oralara kadar gidip gezmesi, Diyarbakır’ı Mardin’i bilmesi gerçeğini değiştirmiyor.
Taşrayı sonradan görmemiş, oranın da tozunu ta zamanında yutmuş. Hem de daha küçükken. Kitlelerin nabzını tutabilmesinin sırrında, bu çerçevenin de etkisi olduğu kanaatindeyim.
“Ruhumdaki izleri hep saklarım” diyor Handan Hanım. Biraz ezoterizm, biraz sis yüklercesine yaşama...
Ve kedilerin, köpeklerin ve tüm canlıların üzerine titreyen bir yaşam biçimi. Bunun için karakollara düşmesi ve hayvan düşmanlarının fiziki saldırıları bile onu yıldırmıyor.
Canlıların yaşamına o kadar saygılı ki, sivrisinekleri bile öldürmemek adına, sinek kovucu solüsyonu üzerine sürüp öylece uyuyor yaz aylarında...
Bir çok entel-dantel bozuntusu üretken olamamışların aksine, doğulu dünya ülkesi vatandaşı kompleksine asla kapılmayıp, kutsal kitabımızdan ayetler alıntılayarak, kendisine ait web sayfasında açıklamalar ve yorumlar yapmasını da bir çok kimseden daha iyi biliyor.
Milyonların aksine,"ne kadar seküler kavram, o kadar karizma demektir" şeklinde saplantısı olmayan, çünkü bilgisinden ve teşhislerinin özgünlüğünden şüphe etmeyen sevgili bir insan Handan Hanım.
Sivil toplum hareketlerinin organize olmasında, sevk ve idaresinde üzerine düşen sorumluluğu her defasında fazlasıyla yerine getiriyor. Konumunu ve yetkisini, etkili ve faydalı işlerde kullanmanın bilinciyle üretmenin ve iz bırakmanın ne olduğunu iyi biliyor.
Şu anda Çengelköy’deki evinde ve bir ameliyat sonrası suskunluğu yaşıyor zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Pazartesi günü yapılacak olan bir protesto gösterisi için kamuoyu oluşturuyor.
13 Şubat P.tesi günü saat 11:45’de yapılacak kitlesel bir eylem haberini alıyorum sitesinden.
Çin Halk Cumhuriyeti Konsolosluğu önünde bir protesto eylemi yapılacak. Mesele fazlasıyla ciddi.
Fotoğraf Çin Halk Cumhuriyeti’nde çekilmiş. Hayvanlar alınıyor. Yerlere atılıyor. Derileri yüzülüyor. Vahşetin bu kadarı görülmemiş şimdiye kadar. Peki ne için ?

(Shangcun Kürk Pazarının olduğu bölgeyi turuncuyla işaretledim. Hemen yanında da Shangdong Eyaletini (Şan-donğ)yeşil renkle taradım.)
Sadece kürkleri için. Ben ona kürk diyemiyorum, derileri için diyorum. Sapıklık, sokak köpeklerini de içine alacak kadar ileri boyutlara varmış.
Mao Zedung (Mao-Tse Tung) görseydi torunlarının neler yaptığını, kemikleri sızlardı herhalde. Bir de bu vahşetin, vahşi kapitalizmin sermayesi ve artı-değer’i için yapıldığını bilseydi bu sefer kemikleri sızlamakla kalmaz, yüzü bile belki kızarırdı yazık.
Basın açıklamasını İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı ve Hayvanları Koruma Derneği Avukatı Sn. Ahmet Kemal Şenpolat’ın yapacağını öğreniyorum. Kendisini şahsen tanımıyorum ancak tıpkı Handan Hanım gibi meseleye gönül bağıyla bağlı olması her şeyi anlatmaya yetiyor da artıyor zaten...
Teşekkürler
Handan Hanım.
Yıllarca önemli (!) meselelerle ilgilendiğimden bu yönüm eksik kalmış. Şimdi bu konuda artık eskisi gibi olmayacağımdan eminim…
Adres : Çin Halk Cumhuriyeti Konsolosluğu, İstanbul ( Tarabya Oteli'nden 200 metre ileride, SARIYER'e doğru sağ kolda)
Memduh Paşa Yalısı Mısırlı Cad.Tarabya - İstanbul (212) 299 21 88
Embassy: Gölgeli Sok. No: 34 Gaziosmanpasa, AnkaraTel: 312-436-0628, Fax:446-4248
Not : Değerli Site sakinlerim, Handan Hanımla tanışmamız beş altı ay önce bir tesadüf eseri oldu. İyi ki de olmuş. Rahatsızlığından ötürü bir süre öncesine kadar TRT FM’ de haftanın dört günü saat 16:00 / 20:00 arası canlı olarak yayınlanan “ Buyurun Radyo” ve TRT Radyo 1’ de her Cuma saat 14:00 /14:30 arası yayınlanan “Nuh’un Gemisi” programlarına şimdilik ara vermiş durumda...

Selametle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...