Ana içeriğe atla

İŞ HAYATI VE KİŞİSEL GELİŞİM


Orta öğrenim kurumlarında öğrenim gören gençlere sıklıkla hatırlatılan bir gerçeklik vardır.
O da, iş hayatına atıldıktan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı, arkadaşlık, dostluk gibi değerlerin ikinci plana atılacağı ve herkesin kendini düşünmek zorunda kalacağı gerçeğidir. Hatta bu acı hatırlatma, öğrencilere, sadece orta öğrenim kurumlarında değil, Türkiye'nin en seçkin üniversitelerinin amfilerinde bile, üst düzey akademisyenlerce yine aynı şekilde sıklıkla hatırlatılır. Bu hatırlatmanın temelinde ise, iş hayatındaki vahşi rekabet ve mücadele ortamında ayakta kalmanın çok zor olduğu gerçeği yatmaktadır.
Böyle bir rekabet ortamından bahsedildiğinde insanın aklına ilk anda şunlar gelir ; demek ki, işyerinde yırtıcı ve yırtık olunmalıdır.

Başarılı ve sıra dışı olduğu sarahaten belli olan bir çalışma arkadaşının başarıları mümkün olduğunca görmezden gelinmeli ve ilgili kişi pasifize edilmeye çalışılmalıdır.
Çünkü; o kişi bir süre sonra sizin yerinizi alabilir ve siz eski görkemli koltuğunuzdan olabilirsiniz.
Anlattığım gayet açık, sıkıntının temelinde ; "işimden olabilirim" kaygısı yatmaktadır. Öyle ya, yeni gelen, eski yerleşik kuralları, sorgulayan kimliğiyle sorgulayacak, varsa sistemin o ana kadar görülmemiş açık ya da eksikliklerini tespit edecek ve bunu da ilgililere bildirecektir.

Nihai olarak da, eskiden beri olanın, yeni ile değiştirilmesi gündeme gelecektir. Bu da önceden istihdam edilmiş bir çok kişiyi rahatsız edebilecektir.
Peki bu sizce gerçekten öyle mi, ya da tek sebep bu mu ?
Yani iş yerlerinde yaşanan sıkıntının kaynağında ya da çekirdeğinde sadece bu "işimden olabilirim" endişesi mi yatmaktadır ?
Konuyu bu kadar basite indirgeyebilir miyiz ?
Diyalektik paradigmayla baktığımızda, öyle olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yani iş yerlerinde yaşanan sıkıntının temelinde, "işimden olabilirim" kaygısı elbette vardır.

Evet, bu sebep sadece teorik bir yaklaşımla, ilk anda akla gelen rasyonel bir gerekçedir. Peki ilk anda akla gelmeyen ve iş yerlerinde ki müstakbel kaos ortamlarının tetikleyicisi olan diğer faktörler nelerdir ?
Bu konuyu incelerken "işimden olabilirim" argümanı dışındaki koşullar için ceteris-paribus diyemeyiz.
Eğer iş yerlerinde yaşanan huzursuzluğun temelinde sadece "işimden olabilirim" kaygısı olsaydı, hiç bir kamu kurumunda yani devlete ait hiç bir kuruluşun çalışanları arasında acı bir rekabet ve çekememezlik yaşanmazdı. Sebep ?
Cevap gayet basit : iş garantileri var da o yüzden !
Ama biz biliyoruz ki kamu sektöründe ki çalışanlar arasındaki ilişkiler, yani bundan kastım devlet daireleridir, özel sektördekinden pek de farklı değildir. Onlar da, iş garantileri olmalarına rağmen, tıpkı özel sektör çalışanları gibi, birbirini çekememezlikten tutun da, "ayağını kaydırma" klişesiyle ifade edebileceğimiz daha bir çok "gergin" oluşumları bünyelerinde barındırırlar.
Kamu sektöründe işten atılma ağı, devlet tarafından düzenlenmiş kurallara bağlıdır. Bu ağ daha çok, rüşvet, yüz kızartıcı suç ve sair nedenlerle örülmüştür. Yoksa hiç bir kamu kurumunda, istihdam edilenler arasında, biri diğerinden daha bilgili ya da iş ortamında daha efektif diye, pasif olanın işine son verilmez.
Son tahlilde meselenin kaynağı her zaman olduğu gibi insandır.

Görüntü itibariyle "işten atılma, işine son verilme korkusu" gibi korkular yaşansa da, asıl olan insandır.
İç dengesini kuramamış insandır.
İster kamu sektörü, ister özel sektör olsun,bir çalışanın bir diğerini rahatsız etmemesi ve varsa kendinden daha iyi olanı kabul etmesi, kendisiyle barışıklık şiddetine bağlıdır. Kendisiyle barışık ve kendisine öz güveni olan bir çalışan, hiç bir koşulda, kendisinden daha aktif olan çalışma arkadaşından rahatsızlık duymaz. Belli bir vizyon ve mental kapasite sahibi çalışanların olduğu takım ruhunun ön planda olduğu bir örgütte, farklılığın renk getirdiği ve bu farklılıktan mümkün olduğunca faydalanılması gerektiği bilinir.

Aksi durumda ise, rahatsızlık duyan çalışan, "acaba karşı tarafın nasıl bir açığını bulurum" üzerine yoğunlaşır ve her defasında duygusal bir sosyal masturbasyon yaşar.
Asıl tehlikeli olan da budur. Ancak bu tehlike pasifize edilmeye, kusuru bulunmaya çalışılan verimli çalışan açısından değil, kusur bulup hata aramaya kendini adayan çalışan içindir. Çünkü yaşadığı duygusal ve sosyal masturbasyonun verdiği geçici ve yüzeysel hazla kendini anlık olarak tatmin etmiştir.
Bu yaşadığı zahiri hazzın sarhoşluğuyla, asıl yapması gerekeni, "kendisini geliştirmesi gerektiğini" unutmuştur. Bu durumdan kimin zararlı çıkacağı ise yeterince açık değil midir ?
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …