Ana içeriğe atla

KURTLAR VADİSİ IRAK


Oliver Stone’u bilir misiniz ?
Kendisi bir yönetmendir. Ayrıca Amerika’lıdır. 1978 yılında bir filmin senaryosunu yazmış bu kardeşimiz.
Gece Yarısı Ekspresi.
Hani şu meşhur film. Türkiye’nin aşağılandığı ve kötülendiği film. Yıllarca üzerimizden atamadığımız, uluslar arası arenada bir çok defalar bize yüklediği olumsuz imajı yüzünden sıkıntılar çektiğimiz bir film. İşkence sahneleri olan film.
Neymiş efendim bir Amerika’lıya Türkiye’de ki cezaevinde kaba davranılmış. İşkence edilmiş.
Her neyse. Olayı önemsiz göstermeye çalışmıyorum. Ama Türkiye'nin sınırlarından içeri giren her Amerikan vatandaşını sorgu odalarına alıp işkence etmiyoruz ya.
Ya da ülkede yaşayan Amerikalılar’ı sırf Amerikalı oldukları için taciz etmiyoruz, ayrımcılık etmiyoruz ya !
Yani böyle münferit bir olaydan sonra kalkıp bizi tüm dünyaya eblehçe jurnallemek niye ? Hem de beyaz perdeyi araç olarak kullanarak !
Oliver efendi 2004 Aralığında Türkiye’ye geldiğinde bi de hiç sıkılmadan şöyle diyordu : Yaşanan bu sıkıntılara rağmen, filmin senaryosuna olan inancım ve doğruluğu hakkında herhangi bir tereddütüm yok...
La hevla vela kuvvete...Sever misin, sabaha mı bırakırsın ?
Danimarka bi haltlar karıştırdı biliyorsunuz.

Hz.Muhammed (s.a.v.) peygamber efendimizin resmedildiği izlenimi yaratılarak 12 adet karikatür yayınladılar. Bu karikatürlerin birinde , secde vaziyetindeki bir müslüman ya da peygamberimiz “eşcinsel” ilişkiyi çağrışım yaptırtacak şekilde gösterilmiş.
İçkici, saldırgan şekilde gösterilmiş olması da cabası. Sonra islam aleminden tepki gelince, daha da bir zevkle, Norveç, Fransa herkesler bunu yayınlamaya başladı...Peki bunlar da sabaha kalsın !
Eeee, biz bi film çektik.

Neymiş efendim, Kurtlar Vadisi Irak filminde Amerikalılar’a kötü bir imaj yüklemişiz.
Allah allah, biz mi yükledik, yoksa onlar mı bunu tercih ettiler ?
Peki neden Brezilya için böyle bir film çekmedik, ya da Moğolistan için.
Bunu düşünmüşler mi hiç ?
Amerikalılar’a kötü demişiz.
Peki ebu garip cezaevindeki o çılgın Amerikalı kadını biz mi zevkten öyle çıldırttık. Hatta o yaşanmış bir olayın filme aktarılışıydı. Hürriyet Gazetesinde de manşet olmuştu, filmdeki o köpekli sahne...

Amerikalı asker kadın, mahkuma saldırdığında zevkten kuduruyordu.
Şeyinin suyu akıyordu sanki...
Ağzının.
Zaten dünya basınına da yansımıştı o fotoğraflar.
Bu arada belli bir kitlenin, “iki dakika sürse neyse de, dört dakika izleyince ay fena oluyorum, n’olluuyouzz, ohaa falan oldum, nerdeyiz yani” diyerek zikir sahnelerinden ne kadar huzursuz olduklarını da biliyorum.

Bakın gazeteci Şebnem Özuzcan’ın sorularına, Mimar Sinan Üniversitesi son sınıfta öğrenci olan ve filmdeki Leyla rolündeki Tanju Korel’in kızı Bergüzar Korel nasıl cevaplamış. 26.01.2006 tarihli röportajında gazeteci Şebnem Özuzcan filmdeki Leyla'ya (Bergüzar Korel) soruyor:
-En çok etkilendiğiniz sahne hangisi ?
-Zikir sahnesi...Şeyhim Ghassan cemaatiyle birlikte bir camide zikir yapıyor
O sahnede ben yoktum ancak o sesler, hissettiğim huşu, tüylerimi diken diken etti. Uzaktan seyredemedim bile. Hemen karavana geçtim. Sadece seslerini dinledim. Muhteşemdi. Gerçek bir zikir ayini yapıldı orada...
Necati Şaşmaz'ın oyunculuğu bi kenara, filmin başrol oyuncusunun aslında kim olduğunu düşünüyorum ?

Polat mı ?
Hayır.
Memati ?
Hayır.
Peki kim ?
Ghassan Mossoud.
Bana göre Polat, Ghassan Mossoud'un (Şeyh Abdurrahman Halis Kerküki)gölgesinde kalmıştır.
Yani Cennetin Krallığı filminde başrol oynayan, dizide de, Şeyh Abdurrahman Halis Kerküki’yi oynayan müthiş karakter Ghassan Mossoud.
Filmin tamamını dublaj şeklinde izlediğim için memnunum.
Çünkü inanılmaz etkileyici ses tonuyla, karşı konulmaz anlamlar içeren ifadeler kullanması ve bunları Türkçe dinlemiş olmanın keyfi...
Bu bana yetti.
Abdurrahman Halis Kerküki’nin baskın öncesi bir anda ortadan kaybolmuş olması...Varlığının ezoterik yönünü yansıtıyordu bir bakıma.
Senaryoya özenle ve titizlikle seçilmiş cümleler konması ve bunları Ghassan Mossoud yani Abdurrahman Halis Kerküki’nin söylemesi.
Ortalama bir dakika süren aforizmik derinlikteki mesajlar.
Kılıcı elinden aldığı adama “Sen Allah’mısın ?” diye bağırması, sonra gazeteciye kılıcı verip “Al, içinden ne geçiyorsa yap” deyişi.
İki dakika önce, kafasını koparacak olduğu yabancı gazetecinin karşısında, sırf Şeyh Abdurrahman Halis Kerküki’ye bağlılığı, itaati ve saygısı sebebiyle süt dökmüş kediye dönen, Irak’lı Arap...
CIA ajanı Sam William Marshall ( Billy Zane), filmdeki kürt liderden, Şeyhin yok edilmesini istediğinde, o adamın bi anda nasıl da Kerküki’nin tarafına geçtiğini hatırlayın...

Peki Polat, Leyla’dan Kerküki’yi nasıl da dikkatli dinlemiş ve etkilenmişti hatırlayın...
Sadece bunlar değil elbette. Belki de, filmin o kanlı sahnelerle dolu, sürekli yüksek tansiyonlu atmosferinde, sağduyuyu ve soğukkanlılığı temsil ettiği için de bu şekilde ayrıcalıklı değerlendirebiliriz Kerküki’yi.
Her şeye rağmen ben öyle insanları kürt, türk, arap bilmem ne diye isimlendirmeyi sevmem ve tercih etmem ama, filmi yorumlarken mecbur kalıyorsunuz. Çünkü kategorik olarak bir ayrım ihtiyacı doğuyor haliyle. Çünkü filmde bu ayrım önemli bir yer teşkil ediyor.
İşte bu ihtiyaç temelinde diyebilir ve filmi “tek bir cümleyle” özetleyebilirim. Özeti de Polat’ın, filmin son sahnesinde CIA Şefi Sam William Marshall’ı öldürme aksiyonuyla ilişkilendireceğim ve diyeceğim ki :
Belki filmde Amerikalıların başına çuval geçiremedik ama, Türk Polat, Irak’lı Kürt Leyla’nın Selahaddin Eyyubi’den yadigar bir hançerini, Arap toprağında ihanetin tam kalbine geçirdi.
O anda sinemada kopan alkış tufanını anlamak hiç de zor değildi.
Hülasa ; Uğur Mumcu’nun öldürülmeden 17 gün önce, 07 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde yazdığı şu tarihsel ifadelerle yazımı sonlandırıyorum.
Ve filmi izlerken bu pusulayı hep elinizde tutun diyorum. Ne demiş Uğur Mumcu : “Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor...
Ortadoğu çok uluslu çıkarların şaşırtıcı ittifaklara yol açtığı kaygan bir ortamdır”
Selâmetle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …