Ana içeriğe atla

TOPLUMLAR SINIF ATLAR MI ?

İnsanlar sınıf atlar mı ?
Atlar. Kim ne derse desin, kerhen de olsa sınıfsal bir ayrım yapmak zorunda kalmış olmam bir kenara, insanlar sınıf atlar. Pek tabii ki bu sınıf atlama işi parayla olur. Paran varsa, artık hayatının bir kare öncesindeki gelir gurubuna girmiyorsun demektir. Bu sayede de kabaca sınıf atlamış oluyorsundur. Hepimizin bir yakını ya da bir kaç yakını mutlaka bir sıçrama yapmıştır. Belki de bu satırları okuyan siz de nispeten daha düşük bir gelir gurubundan, bir üst gelir grubuna girmiş olabilirsiniz.
Bu şunun için önemlidir ; mikroekonomik açıdan özellikle Türkiye için söylüyorum, 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının alınmasından sonra herkes bir şekilde "yolunu bulabileceği" bir iktisadi sistemin ortasında bulmuştur kendisini. Şaşkınlar bir şey yapamazken, kimisi de, kendisini ortasında bulduğu bu sisteme bir sarmaşık gibi sarılmış ve gereğini de yapmıştır.

*Laissez faire laissez passer artık Türkiyededir.
(Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler anlamındaki Fransızca bir cümle. İktisat tarihinde sık sık kullanılır, ekonomik serbestliği vurgular. Bırakınız yapsınlar, bırakın yurt içinde rahat rahat ticaret yapılsın, bırakınız geçsinler ise, karışmayın dış ticaret yapılsın, ithalat ihracat serbest olsun yani geçsinler)
Peki toplumlar sınıf atlar mı ? Daha da genelleştireyim, ülkeler sınıf atlar mı ?
Atlar ama...
Japonya'nın Nagazaki ve Hiroşima facialarından sonra ortaya koyduğu müstesna pozisyonu ve bu tip bir kaç ülkeyi ihmal edecek olursak, siz hiç bir dönem çok kötüyken sonra birden bire, eğitim, sağlık, hukuk, milli savunma, sosyal adalet, gelir dağılımı, işsizlik, terör, trafik terörürü gibi alanlarda sınıf atlamış bir ülkeye rastladınız mı ?
Türkiye'ye bakıyorum, her konuda bir sıkıntı var. Savaş Ay'ın güzel bir sözü vardı. Özellikle A-Takımı'nın A-Takımı olduğu dönemlerde hep derdi ki " Şimdi diyeceksiniz ki, Savaş Ay bunları niye gösteriyor, bu ülkede hiç güzel şeyler olmuyor mu ?"
Benim amacım felaket tellalığı yapmak değil elbette ama maatteessüf diyorum ki, 2006' da ne isek, 2026' da da aynı olacağız...Sonralar da da hep aynı olacağız.
İşin ilginç yanı böyle olamamasını isteyen milyonlarca yürek varken neden böyle oluyor anlayabilmiş değilim. Ya da anlatmak istiyor değilim (!)
Bakar mısınız ?
Eğitim sorunu. Türkiye'de neredeyse bir statü meselesi olmuş üniversite mezunu olmak. Sanki üniversitelerde adam gibi bir şey gösteriyorlar da, bir de gidemeyenler hayıflanıyorlar.
Üniversite son sınıfta hem de iktisat fakültesi son sınıfında okurken "sağ ne demek ?" diye soran onlarca öğrenci tanımıştım...ya da Marx'ın doğum yerini Rusya zanneden öğrenciler bile vardı...
Trafik teröründe dünya birinciliğini başka bir ülkeye kaptıracağımızı mı sanıyorsunuz. Hayır bu kafayla devam edeceğiz.
Hukuk sistemi ?
Ülkede her gün yargı bağımsızlığı var mı yok mu o tartışılıyor. Tartışmanın nasıl sonuçlandığı önemli mi ?
Bir şey tartışılıyorsa yol alıyordur evrensel kaidesi burada geçerli değil sanki.
Gelir dağılımının durumunu her Türk vatandaşı bir ekonomi profesöründen daha etkili anlatabileceği için o konuya hiç değinmiyorum. Türkiye'nin Lorenz Eğrisi eş dağılım çizgisinden sapmış, hamile bir kadının göbeği gibi olmuş dersem abartı olmaz...
Nerede, ne zaman, ne amaçla, kim ya da kimler tarafından, kaç masum insana zarar vereceği belli olmayan, balon sıklığıyla patlayan bombalar ?

Hastanelerde rehin kalan hastaları duymaktan bıkmış bir halk...
Bir şahlanış, bir kurtuluş, bir ferahlama, bu sıkıntıları aşacağız ama önce buna kendimiz inanmalıyız alkışları eşliğinde beklentiler...
Hepsi güzel de, bırakın kitap okumayı, bir gazeteyi bile okuyamayan milyonlarca insanın olduğunu hepimiz biliyoruz.
Türkiye coğrafyasının tam ortasında, Kayseri'de ya da ne bileyim Çankırı'nın bir köyünde köylü Şevko Ağa, tarlasını sürerken petrol fışkıracak diye bekliyorsanız boşuna beklemeyin.
İşte istisnai olarak bireyler şu şekilde sınıf atlayabilir ; başarılı ticari bir hayat, piyangodan para ya da birilerinden miras falan. Ama toplumların kalkınması ve asra uygun (muasır) milletler seviyesine ulaşması bireylerin ki kadar kolay değildir. Çok daha üstün bir gayret ve çalışma gerektirir.
En azından bu ülkenin daha ileri bir seviyeye ulaşabilmesi için hiç değilse, bir kaç satır bir şeyler okumamız gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Televizyondan bir haber izlediğinizde, o haberi kimin, ne amaçla, kimlere hizmet gayesiyle yaptığı hususunda, memlekete gerçekten faydalı mı yoksa zararlı mı olduğu konusunda özgün fikirler üretemiyorsanız yeterince ve hatta hiç okumuyor ve kendinizi geliştirmiyorsunuz demektir.
Bu durumda lütfen içinde bulunduğumuz sıkıntılı süreçten şikayet etmeyin olur mu ?
Son tahlilde, böyle gidersek, önümüzdeki uzun bir dönem ve hatta maalesef çok uzun bir dönem "ancak bir şeyleri başarırsak" düzelebileceğimize inanıyorum.
Hacı Şevko Ağa, kazmayı vurduğunda petrol çıkmayacağına göre- kaldı ki olsa da çıkarttırmazlar- lütfen hayal kurmayalım.
Toplumun bir kül (bütün) olarak kurtuluşu ya da sınıf atlaması, bireylerin kurtuluşu için ihtiyaç duyulandan çok daha fazla emek ve özveri ister. Takım tutar gibi parti tutarak değil, ülkeyi dört bir köşesinden kucaklayacak bir kavrayış ister.
Memleketin dört bir yanındaki insanların birbirine dört elle sarılmasını gerektirecek ne varsa yapalım, yapalım ki, sınıfı geçen biz olalım.
Tüm bunlar olurken de, uzaktan bizi seyreden hainlerin tam orta yerlerinden "çat" diye çatladıklarını da görelim.
Bu bilinçte olalım ve üzerimize düşeni mutlaka yapalım.
Selâmetle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …