Ana içeriğe atla

ÖZGÜRLÜK PARADOKSU


Farkında mısınız ?
Tek bir dil konuşuyoruz ancak aynı kelimeleri kullanmış olsak da her platformun farklı bir dili var.

Nasıl mı ?
Örneğin, konuşma dili diye ayrı bir dilden bahsederiz.

Sonra yazım dili diye ayrı bir dil daha vardır.
Telefonda ki konuşma dili ise apayrıdır.
Hiç tanımadığımız birisiyle telefonda konuşurken nispeten daha kibar ve ölçülü olmamız gerektiğini hepimiz biliriz.
Ben yıllardır hep şunu söylerdim.

Bazı insanların, "muayyen kelimeleri" diğer insanlardan farklı olarak diledikleri zaman kullanma hakları vardır. Bu görüşüme mesnet olarak da, dünyaca ünlü best-seller kitapların sahibi yazar Yaşar Kemal'in seneler önce ATV de katılmış olduğu ve yine Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanı adlı programda kullandığı bir kelimeyi örnek gösteririm. Normal koşullarda, ülkenin münevverlerinin katıldığı ve fikirlerin çatıştığı canlı yayında ki bir meydan da, -hele ki bu meydan siyaset meydanıysa- insanların dilediği kelimeleri kullanamayacağı açıktır.
Hani record-off olsa ya da canlı yayın olmasa anlayabileceğim.
Fakat o programda yazar Yaşar Kemal, Ali Kırca'ya bir olay anlatıyordu. Olayda ise diyalogdaki taraflardan birinin repliği "Hassiktir lan !" dı. Yaşar Kemal'de olayı birebir naklettiği için, anılan hikayedeki kahramanın ağzından çıkan “hassiktir lan !” ifadesini aynen kullandı. İlk önce şaşırdım.

Ama sonra baktım, ne canlı yayında, ne program katılımcıları arasında buz gibi bir rüzgar esmemişti.
Evet canlı yayındı, evet neredeyse tüm Türkiye izliyordu.

Ancak ne o gün program sonrası, ne de ertesi gün basın, bu olayla hiç ilgilenmemişti.
Ama çok iyi biliyorum ki, aynı olayı anlatan ve nakleden sıradan bir vatandaş olsaydı, Ali Kırca normal olarak hemen şu şekilde müdahale edecekti.
"Beyefendi, şu anda milyonlarca izleyici bizi seyrediyor. Kelimelerinizi seçerken daha dikkatli olmanız gerektiğini hatırlatmak istiyorum”
Dikkatle incelediğimizde Yaşar Kemal’in, diğer insanların sahip olmadığı bir özgürlüğe sahip olduğunu ve somut olayda, bu özgürlüğünü sonuna kadar kullandığını görürüz.

Ancak geçen gün öğrendim ki, bu kural bazı insanlar için hiç geçerli olamıyormuş.
Şöyle ki :
Yazımın girişinde "bazı insanların muayyen kelimeleri diğer insanlardan farklı olarak kullanma hakkı vardır" demiştim.
Evet yazımın girişinde bunu söylemiştim ama bugün yıllardır söylediğim bu cümleye başka bir argüman daha ekliyorum.
Yeni cümlem artık şöyle:

"Bazı insanların diğerlerinden farklı olarak belirli kelimeleri kullanma hakları vardır, ancak kullanma özgürlükleri maalesef yoktur."
Sahip olduğunuz neredeyse sınırsız özgürlükler, sizin başka bir konuda ki çok sınırlı bir özgürlüğünüzü kısıtlıyorsa bunu içsel bir çelişki olarak tanımlıyorum ve adını da “Özgürlük Paradoksu” koyuyorum.
Bir başbakan, normal bir vatandaşa göre inanılmaz yetkilerle donatılmış, yürütme erkinin başındaki insandır.

Bakanlar kurulunun başındaki insandır.
O bakanlar kurulu ki bu ülkede Genelkurmay Başkanı'nı atar...
Ama gelin ki bunca yetkilere sahip başbakan, sıradan vatandaşın günde onyüzbinmilyonlarca kez kullandığı "lan" kelimesini kullanamaz.
Peki böyle bir hakkı yok mudur ?
Vardır elbet.

Ama bunu benim senin gibi, istediği kişiye karşı söyleme özgürlüğü yoktur.
Biliyorum, çok gergin, çok yoğun ve stresli.

Göz altlarında uykusuzluktan torbalar oluşmuş. Bir dönem "artık muhtar bile olamaz" diye manşetler atanlar, bugün onu başbakan sıfatıyla kabullenmek zorunda kalıyorlar ve her gün müdakkik bir şekilde takip ediyorum ki üzerine gidiyorlar.
Ama yine de bir başbakan o kelimeyi kullanamaz.

Zaten bu olayda da Başbakan’ın o kelimeyi kullanmasından öte, lan ifadesini kullandığı kişinin bir vatandaş olması durumu daha da üzücü yapmıştır.
Açık konuşalım, eğer örneğin bir muhalefet partisi lideriyle yaptıkları bir tartışmada, sinir esnasında “muhalefet liderine” ya da “bir bakan”a karşı bu kelime kullanılmış olsa, belki de kitleler üzerinde bu kadar deprem etkisi yapmayacaktı.
İnsanları üzen, ne amaçla olursa olsun ve hatta kameralar karşısında şov yapma amacıyla da olursa olsun, bir vatandaşa karşı bu ifadenin kullanılmış olmasıdır.
Son tahlilde, bir başbakan bir vatandaşa lan diyemez.

Olmaz. Olamaz.
Olamaz dedim lan !
Selâmetle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...