Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2006 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

KİMİN YAPTIĞINA MI , NE YAPILDIĞINA MI BAKILMALIDIR ?

Hoş olmayan bir şey yapıldığında, kimin yaptığı mı önemlidir yoksa ne yapıldığı mı ?
Ya da hoş olmayan bir şeyi yapan, nispeten daha “üst bir gelir gurubu” ya da “daha eğitimli bir gurup” ise, bu o gurupların ya da kişilerin yaptıklarının meşruiyetlerinin sorgulanmayacağı anlamına mı gelir ?
Elbetteki kocaman bir hayır.
Uyuşturucu.
İlk aklımıza gelen nedir ?
Esrar ve eroin.
Elbetteki kokaini falan da duymuşuzdur ama, eroinman ya da esrarkeş tabirleri sanki biraz da “avamı” ifade etmek için kullanılır.
Öyle ya, kokain, az çok ünlü ve zengin kişilerin içeceği olarak çağrışım yapar ya…
Ama bu mereti ünlülerin ya da zenginlerin içmesi, “zararlı bir kimyasal” olduğu gerçeğini değiştirmez ki.
Anadolu’nun en metruk köyünü hayal edin…
Ne bileyim mesela yanlış şartlanmalarından dolayı kızlarını okula bile göndermeyip, töre cinayetlerinin olduğu herhangi bir köyünü…
Uzakta ama bizim köyümüz olsun…
Okuma yazma oranı düşük olsun…
Ahırdan bozma yerleri okul diye kullanmaya çalışsınlar…
Bilgisayar yok, internet…

ÜNİVERSİTE VE ARA GEÇİŞ FORMU ( IV )

Bir ülkede en önemli mesele, eğitim, sağlık, adalet ve milli güvenlik değil midir ? Bütün kargaşalar ve aksaklıklar bunlardan herhangi birindeki sapmadan zuhur etmiyor mu ?
Enine boyuna masaya yatırdığımız üniversitelerimiz ile ilgili bugün dördüncü yazımızı yayınlıyoruz.
İlk yazımız kalite ve üniversiteidi.
Arkasından üniversite ve meslek tercihi , ardından da üniversiteler ve sonrasıgelmişti.
Bu gün de farklı bir bakış açısıyla üniversite ve ara geçiş formu diyerek konuya giriyoruz.
Her gencin isteği, iyi bir üniversiteye ve hatta iyi bir üniversitenin prestijli bir fakültesine girmektir. İlk okuldan başlayan eğitim sorunsalı, üniversite kapısına kadar gelindiğinde, artık bir kartopu olmuştur.
2000’ li yılların Türkiye’sinde tüm anne ve babalar çocuklarının iyi bir bölümde okuması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Tek istedikleri çocuklarının iyi bir eğitim alması ve iyi bir meslek sahibi olmasıdır. Ve hatta bunun için bir çok aile, çocuğunun sadece okuması gerektiğini, herhangi bir…

ÇARŞAMBANIN PSİKANALİTİK VE ANALİTİK İNCELENMESİ

Bugün Çarşamba.
Yıl, ay önemli değil. Çünkü bugün yalnızca çarşamba.
Çarşamba günü nasıl bir gündür ?
Bir işyerinde istihdam edilmiş insanların gözlüğüyle bakalım çarşamba gününe…
Çalışan bir insan gözüyle yani.
Şöyle düşünebilirsiniz ; haftanın daha başka altı günü varken, neden Çarşamba gününün psikolojisini inceliyoruz ?
Kabul ediyorum. Pazartesi, Salı, Perşembe,Cuma, Cumartesi ve Pazar. Elbette bu günlerin de çalışanlar üzerinde yarattığı farklı duygu durumlar vardır. Ancaaak, Çarşamba günü hepsinden daha farklıdır.
Daha iyi ya da daha kötüdür demiyorum.
Çalışanlar çarşamba günü daha mutlu ya da daha mutsuzdur da demiyorum.
Farklıdır diyorum. Nedir bu fark ?
Çünkü, çarşamba günü bir geçiş günüdür.
Haftanın ilk çalışma günü olan pazartesi gerginliğiyle işe başlayan çalışan, salı günü yaşanan bir ısınma evresinden sonra kendini Çarşamba gününde bulur.
Aslında bir belirsizlik günüdür de Çarşamba günleri. İlk iki çalışma gününde işe adaptasyon tamamlanmıştır. O yönden rahattır ancak hafta sonuna …

TESLİM OL KEDİ !

Dün saat 17:34’de cep telefonuma iş arkadaşım Salih Zeki Sofuoğlu’ndan bir mesaj geliyor. Başka bir iş sebebiyle şube dışında olan arkadaşımın mesaj metni şöyle : Bugün kü Hürriyet’in 22.sayfasında ki Mamak Katliamı ile ilgili yazıyı gördün mü ?
Hemen yemekhaneye gidip ilgili sayfayı açtığımda, Mamak’da tecavüz edilip öldürülen köpeklerle ilgili yapılan basın açıklamasından, gözleri oyulan kedilerin otopsi raporlarından bahsedildiğini gördüm.
Gerçekten de haftanın ilk günü yoğunluğuyla görmemiştim. Çünkü gazeteyi henüz elime bile alamamıştım.
Ama dedim ki kendi kendime, demek ki insanların bilinçlenmesi, bir şeylerden haberdar olup duyarlı olması bu demekmiş. Yıllardır tanıdığım bir insanla ne yazık ki bir gün olsun bir hayvan ya da hayvan hakkı hakkında konuşmamışken, ne güzeldir ki, kolektif bilinç bizi, insanı, insanlığı nerelere taşıyabiliyordu…
Belli ki Hürriyet Gazetesi her şeye rağmen hiç değilse bu hususta biraz daha duyarlı davranmıştı. Diğer gazeteler bu kadar da değildi…
“Gelip…

EN İYİ YAZAR YARIŞMASINDA JÜRİ OLMAK

Herşeyin kolayı olduğu gibi, yarışmaların da kolayı vardır. Yarışma, yani bildiğimiz yarışmalardan bahsediyorum.
Güzellik yarışmaları, ses yarışmaları, resim yarışmaları...
Yarışanlar ya da üretenler değil konumuz.
Muhakkak ki onların da işleri oldukça zordur. Çünkü güzellik yarışmasına katılan güzel, kendine çok bakmış, cildine, gıdasına önem göstermiştir. Emek vermiştir. Bir güzellik yarışmasına katılacak diye belki evlilik tekliflerini bile red etmiştir.
Ses yarışmasına katılan, belki sabahları çiğ yumurta bile içmiştir. Sesi güzel olsun diye söylenen tüm uyarılara kulak asmış, tüm nasihatleri harfiyen yerine getirmiştir.
Yağlı boyanın rengiyle, gözünün nuru ve alnının teri bir bütün olmuştur tualin üzerinde...Yorulmuştur ressam.
Konumuz ise bu yarışmaların jurileri.
Anılan yarışmaların jurilerinin işleri çok kolaydır.
Elbette ki, jüri olmak için tüm yarışanların emeğinden daha fazla emek verilerek o günlere gelinmiştir. Ancak, yarışmalardaki seçici kişi ya da kişilerin omuzlarındaki yükle…

ÜNİVERSİTELER VE SONRASI ( III )

1990’lı yılların ikinci yarısından sonra, üniversite eğitiminde yaşanan kalite ile ilgili tespitlerimizi hatırlayalım. Özel üniversiteler, vakıf makıf üniversiteleri ve ikinci eğitim…
Bir de bunlara Türki Cumhuriyetler ve Kıbrıs’daki üniversiteleri de eklersek, maalesef işin pek de muteber bir tarafı kalmadığı aşikardır.
Ama her şeye rağmen üniversite mezunu olmak için yine de yoğun bir çaba sarf edilmektedir. Bireyler, toplumsal statülerini “para yoksa” neyin belirlediğini aslında çok iyi bilmektedirler çünkü…
Peki verilen bunca mezunu, istihdam edildikleri iş yerlerinde nasıl bir ortam beklemektedir ?
Ya da başka bir açıdan bakalım.
Neden böyle bir soru sorma ihtiyacı duyuyoruz ?
Yani niçin mezunların iş yerlerinde “karşılaşacakları ortamla ilgili olarak” şu zamana kadar kimsenin değinmediği bir soru işareti bırakıyoruz ?
Çünkü 1990’lı yıllardan önce, üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir mezunun, işe girdiğinde karşılaşacağı ortam az çok belliydi. En azından, hiyerarşik düzenin en alt basam…

ÜNİVERSİTE VE MESLEK TERCİHİ ( II )

Geçen yazımızda, Türkiye'deki üniversite eğitimini masaya yatırmıştık.Bugün de, üniversitelerdeki akademik eğitimin içinde bulunduğu genel durumdan zararsız bir şekilde nasıl kurtulabilineceğine dair ipuçları vereceğiz.
Bilindiği gibi, özel üniversitelerin neredeyse tamamında yabancı dille eğitim verilmektedir. Bu noktada özel üniversitelere "çok pahalı ama mutlaka yabancı dil öğreten" özel kurslar gözüyle bakıyorum. Acımasızca eleştirdiğimi düşünebilirsiniz, ancak bu durum, önceki yazımda değindiğim aksaklıkların yanında "devede kulak" bir getiriden başka bir şey değildir. Kaldı ki, meseleye, Oktay Sinanoğlu Hocamızın "anadilde türkçe eğitim" paradigmasıyla baktığımızda, özel üniversitelerin bir "tehlike" olarak değerlendirilmesi abartılı olmayacaktır.
Gelelim gençlerin Türkiye sathına yayılmış bu eğitim sisteminden minimal zararla kurtulmalarının yollarına...
Meselenin üç adet sac ayağı vardır. Doğrudan konuya giriyorum.
Eğer anılan Türkiye ko…

ZIRVA

Beyaz’ ın çok güzel ifade ettiği bir “şaşırdı” figürü vardır. Bilirsiniz.
Programına katılan konuğa “şaşırdı” derken aslında başka şeyler de anlatmak istiyordur. Az biraz samimiyetsiz davranıyorsun demeye bile getiriyordur lafı…
Çok muteber günlük gazetelerimizden bir tanesi manşet atmış.
“İlköğretimde bıçaklı saldırı !”
Belli ki onlarda çok “şaşırmışlar”.
Nasıl olur da ilköğretim düzeyinde bıçaklama olayı yaşanırmış. Bu asayiş bozukluğu nasıl olur da ilköğretim düzeyine kadar inermiş. Bu ve bir yığın zırva...
Evet zırva...
Bakınız;
Televizyonlarda ki şiddet içeren yayınlara alışmış bir toplum olduğumuzu tekrarlamayacağım...
Ama artık kan, vahşet ya da katliam haberleri neredeyse kimseyi şaşırtmıyor.
Benim şaşırdığım ise başka bir şey.
Ben, sen, bu satırları okuyan sizler, ilköğretim okulunda okuyan 14 yaşındaki bir çocuğun 17 yaşındaki bir çocuğu bıçaklamasını her yönden eleştirme hakkına sahibizdir. Niye mi ?
Çünkü bizler akşama kadar “şiddet yanlısı” yayınlar yapmıyoruz. Ya da genç dimağların …

18 Mart 2006 İstikamet : ÇANAKKALE ŞEHİTLER ANITI

18 Mart 2006 sabahı saat 07:30'da bütün öğrencilerim toplandı. İstikamet : Çanakkele Şehitler Anıtı ! Bülent'in minibüsü bize eşlik edecek...Uzun ve zorlu bir yol olacak bakalım bizi neler bekliyor ?

Benzinciden biraz alışveriş...Dünyanın en kaliteli genel kültür ansiklopedisinden bir düzine alıyorum. Yani günlük gazeteler...
Sonra biraz kuruyemiş ve kutsal içeceğim kolaların alınması...

Ve artık yola çıkmıştık. Kaptan pilotumuz Bülent ve yardımcısı sevgili Cabir'le yağışlı bir günde, Çanakkale'nin yolunu tuttuk...

Kimisi sesi sonuna kadar açık müziğin ritmine kendini teslim ederken...

Kimisi de uykunun dayanılmaz cazibesine kendisini teslim etmişti...

Abideye ilk kez gideceğim için zaten heyecanlıydım ancak, Anzak Koyu'nu da şimdiye kadar görmemiş olmanın sıkıntısını yaşıyordum...Anzak Koyu'na da gidilecekti !

ANZAK KOYU

Anzak Koyu'ndayız !
İnsanı büyüleyen bir atmosfer...

Sevgili Bülent : Ordular İlk Hedefiniz Akdenizdir !
...sessizlik lütfen...

"Allah yolunda öldürülenleri, sakın öldü sanmayın; bilakis onlar diridirler. Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın lütuf ve kereminden, kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de, hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar"
Ali-İmran Suresi, 169. ve 170. ayetler


Minibüsümüz seyir halindeyken, camın arkasından alınan görüntüdür...Geçtiğimiz yıllarda bizim şehitliklerimizin bakımsızlığı, yabancı askerlerin mezarlarının da ne kadar bakımlı olduğu ile ilgili bir haber programı izlemiştim...
Şimdi de gözlerimle gördüm…

Olacak ya, tam abideye geldiğimizde fotoğraf makinamın bataryası bitti. İşte bizim kendi çapımızdaki çanakkale belgeselimizi burada sonlandırırken, son kareyi de "bitmiş bataryam münasebetiyle" google arama motoruna borçluyum...
Selametle...

KALİTE VE ÜNİVERSİTE ( I )

1992 yılı , ülkemizde yüksek öğrenimin kalitesinin düşmeye başladığı bir yıldır. Evet bundan tam 14 yıl önce, ülkemizde yüksek öğrenimin, yani üniversitelerdeki akademik eğitimin kalitesi düşmeye başlamıştır. 1992 yılı önemlidir çünkü “ikinci öğretim” adı altında başlayan akademik yozlaşma daha sonraki yıllarda bunlara vakıf ya da bilmem ne özel üniversitelerinin de eklenmesiyle “dandikleşme evrimini” tamamlamıştır.
2006 yılındayız. Tıp, hukuk, mühendisliğin hemen hemen tüm dalları ve sosyal, iktisadi ve idari bilimlerdeki bir çok bölümdeki akademik eğitimi yakından inceleme fırsatı bulmuş birisi olarak diyebilirim ki, seneler geçtikçe bu yozlaşmada en ufak bir gerileme olmamış, bilakis ivme artmıştır.
24 Ocak 1980 liberal iktisat politikası kararları alındıktan sonra, girişimcilik ruhu tüm bireylerin hücre çekirdek ve DNA’larına kadar yavaş yavaş da olsa işlemişti. Ancak 12 yıl boyunca bu sermaye saldırısı karşısında direnebilmiş tek kurum olarak “üniversiteler” kalmıştı. Taaki 1992’ y…

KİMLİK

Ehliyetinizi kaybettiğinizde nasıl da meraklanırsınız. Acaba bir yerde mi düşürdüm diye düşünürsünüz. Hele bir de cüzdanınızla birlikte kaybolmuşsa, içinde kimliğiniz, kredi kartlarınız ve sair bir çok değerli kağıdınız da kaybolmuştur.
Ve fakat bu sıkıntılı sonucun doğmasında büyük ölçüde sizin payınız vardır. Çünkü size ait olan bu özel eşyalara daha iyi sahip çıksaydınız bu sıkıntıları hiç yaşamayacak olduğunuz da bir gerçektir.
Ancak güzel olan, bu önemli evrakları kaybettiğinizin farkına kısa bir sürede varırsınız. Derhal yenisini çıkarmak için ilgili yerlere başvurularınızı yaparsınız. Bir süre sonra da yenisine kavuşursunuz. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam edersiniz.
Kağıttan kimliğinizi kaybettiğinizi çözüm bu kadar kolay olur da, gerçek kimliğinizi kaybederseniz ne yaparsınız ?
Örneğin insanlık kimliğinizi unutursanız ne olur ?
Coğrafi kimliğinizi unutursanız ne olur ?
Manevi kimliğinizi unutursanız ne olur ?
Adam belli ki önemli biri !
Televizyona çıkmış, Habertürk’te 1…

6.HİS

05 Mart 2006 pazar günü eve dönerken, inanılmaz bir hırçınlıkla havladığını gördüm...
Sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu...
Yaşanan tarihsel trajediye dikkat çekmek istiyordu sanki...
Öyle elleri kolları bağlı oturmayın der gibiydi...
Hem cinslerinin başına gelen felaketimi hissetmişti yoksa ?

Ne oldu dedim ??
Sesimi duyunca irkildi,
Bir dost sesini duymanın güveniyle de sustu,
Baktı, derin derin baktı ve belli ki kafası da karışmıştı...
Öyle eli kolu bağlı oturuyorsunuz hala der gibiydi !
İlk duyduğumda inan-a-mamıştım.
Olamazdı.
Saldırı duymuştum...
Katliam duymuştum…
Zehirleme duymuştum
İtlaf duymuştum…
Ama “bu duyduğum” gerçek olmamalıydı…
Öyle ya duyduğum gerçek olsaydı,
Her halde öyle internetten değil,
Önemli gazetelerin sayfalarından,
Ya da önemli televizyon kanallarının ekranlarından öğrenirdim…
Ya da ne bileyim, senelerdir takip ettiğim fındık kabuğu , fıstık kabuğu ya da “ceviz kabuğu” ! nda görürdüm…
Ya da hipodromlar da, sahalar da , “arena” ! larda…
Yanlış duymuştum…
Evet evet yanlış duymuş…

GÜNDÜZ VE GECE

onsekizşubatikibinaltıkarlıbiristanbulsabahıylauyandık

aynıgününgecesi...sabah saat sıfırdörtotuz...

KEDİLER KÖPEKLER VE KUDURMUŞ KUBURLAR

Köpekler…
Nedense köpek dendiğinde aklıma ilk gelen, büyük bir içtenlikle ve lirizmle sallanan kuyrukları olur.
Kuçu kuçu ise, sempati ve sevgiyle karışık bir hitabet yönelimini ifade eder.
Sizi anlarlar.
Sadıktırlar.
Onu oturduğu yerden kaldırmak için, bazen sadece isminin ilk hecesini söylemeniz yeterlidir..
Bir köpek, size sevgisini göstermek için, çılgına dönebilir.
Hoplar, zıplar, coşar.
Eğer moraliniz bozuksa, bir köpekle haşır neşir olup, tüm keyfinizi yerine getirebilirsiniz.
Riya yapan köpek olmaz.
Karnı doyduğunda sana kıçını dönen köpek olmaz.
İçlidirler, hissederler.
Kokundan tanırlar.
Sana yan gözle bakan oldu mu, her an tetiktedirler.
Evde “kak bakiim sen şuradan, oraya ben oturcam” dediğinizde, suratını ekşiten bir köpek göremezsiniz.
Aranızda çok özel bir ilişki ve sıcaklık vardır köpeklerle.
Onu sevdiğinizde sevilmenin ve okşanmanın hazzını yaşar, ama bunun bencilce olduğunu düşündüğünden, o da kendince size karşılık verir.
Size sevgi gösterilerinde bulunur…
Acaba benden bir …

NERELİSİN ?

İnsanlar birbirlerine "nerelisin " diye her zaman sormazlar. Çünkü herkes, nerelisin diye sorulacak bir sorunun cevabına eşit şekilde ihtiyaç duymaz. Bu şu demek :
Günümüzde ve daha önceki dönemlerde de, yurdum insanından bir çoğu, karşı tarafı tanımak istediğinde aynı soruyu sorardı. Nerelisin ?
Ancak bu sorunun cevabı herkes için aynı önemde değildir. İşte bu yüzden bazı kimseler bu soruyu hiç sormaz. Ve hatta belki de, insanların birbirlerine neden bu soruyu sorduklarını da tam olarak kavrayamazlar.Öyle tahmin ediyorum ki, bu gruba giren kişiler içlerinden şöyle bile diyorlardır " amaan, ne lüzumsuz bir soru, tıpkı kız isteme seanslarında yaşanan,ee siz nasılsınız" geyiğinin aynısı...Gerçekten öyle mi ?
Hiç değil !
Peki yurdum insanı neden her şeye, tüm zamanlara ve çağlara rağmen birbirine bu soruyu sorar ?
Ya da bu durum sadece Türkiye'ye özgü bir durum mudur ?
Cevaplayalım.
Bir kere "nerelisin" sorusu her ülke için önemli değildir. Örneğin Litvanya'…

BAŞLIKTA ZORLANDIM

Birazdan okuyacağınız yazı tamamen teorik bir sınıflandırmadan ibarettir. Örnekler teorik olarak ele alınmış, günümüzdeki siyasi partilere bir "dokundurma" amacıyla, ya da okuyucuya "bir şeyleri" işaret etme amacıyla yazılmamıştır. Bunun ispatı da yazının tüm dünya ülkelerindeki siyasal oluşumlar için geçerli olduğuyla kanıtlanmıştır. Yani evrensel ve tüm zamanlar için geçerli mahiyettedir. Başlayalım mı...?
Liberal bir siyasi parti düşünün. Haklar ve özgürlüklerden dem vursun. Sonra fikir ve vicdan hürriyetinden bahsetsin. İktisadi hayattaki hür teşebbüsü kendine şiar edinsin. Ekonomik sınırların kaldırılmasının, ülkeye sıcak para girişinin, yabancı sermayenin, seküritizasyon kredilerinin son tahlildeki faydalarından bahsetsin. Ülkeler arası ticaretin ve ulusal ticaretin geliştirilmesinin başta insana, sonra topluma getireceği yararlardan bahsetsin. (1776) Adam Simith'i yüceltsin de yüceltsin...
Bir siyasi parti daha düşünün. İktisadi ve siyasi yelpazenin solund…

SAMANTA YA DA SEMENTA

Samanta Foks' u (Samantha Fox) duymayanınız var mıdır ? Zannetmiyorum. Özellikle yaşı bizim gibi otuzlarda olan genç (!) beyler için Samanta Foks neyi çağrıştırır hemen söyleyeyim. 1980'li yılların ikinci yarısını ve kocaman iki tane göğüsü çağrıştırır. Bir de o dönem ekürisi olan ve ismi hep birlikte anılan Sabrina'yı...
Konumuz sevgili Sabrina olmadığı için Sementayla ilgilenelim. Sementa'nın sütyen alerjisi olduğundan mıdır yoksa yazık o kadar para kazanmasına rağmen hiç iki yakası bir araya gelmediğinden midir, ikizlerine bir türlü takke alamamıştır.
Sementa konusu şuradan çıktı. Geçen ay Beyaz Şov (Show) programına canlı yayın konuğu olmuştu. İşin doğrusu baktım sarışın bir bayan arada tercüman, gülüşüyorlar eğleniyorlar...
Ancak o güzellik ona da kalmadığından yaşlanmış ve benim onaltı onyedi yıl önce zihnimde kalan Samanta Foks'tan eser kalmamıştı. Neyse konumuz o da değil. Beyaz yine yarı şaka yarı ciddi hatuna asılırken, mealen şöyle bir soru sordu :
Samanta F…

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Bir dönem, “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” sloganını duyduğumda, içimden aynen şunlar geçiyordu : yahu bildiğimiz klasik bir kadın günü ama marxistler alıp “emekçi” kelimesini eklemiş ve meseleyi-Dünya Emekçi Kadınlar Günü- adlı yeni bir boyuta taşımışlar. Demek ki amaçları burjuva jargonuna bir de buradan darbe vurmak…
Daha sonra farkına vardım ki, marxist fraksiyon bu hususta oldukça masummuş. Çünkü Dünya Kadınlar Günü fikrini ortaya atan, zaten, sosyalist kesimin kadın kahraman olarak kabul ettiği bir Alman bayan siyasetçi olan Klara Zetkin.
Yani 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü sosyal literatüre kazandıran kesim, sosyalist kesim…
Dolayısıyla Kadınlar Günü’ne “emekçi” kelimesini eklemelerinden dolayı onlara menfi bir eleştiri getiremiyorum. Hatta bir adım daha ileri gidip, burjuva ideologlarının zaten “emekçi kadınlar” günü diye kabul edilen günün orijinal adından, liberal/kapitalist sisteme fayda sağlamak adına “emekçi kelimesini” bir şekilde çıkardıklarını bile düşünüyorum. Ve hatt…

İnsanın Zaman Dengesi ya da Zaman Nasıl Etkin Kullanılır ?

Mikro ekonomik analizlerde, tüketici dengesi iki şekilde hesaplanır. Tüm iktisat ve siyasal bilgiler fakültelerindeki derslerde ve bütün mikro iktisat kitaplarında bu husus muhakkak anlatılır. Çok kısaca, tüketici dengesi iki şekilde hesaplanır. Birincisi, kardinal fayda yaklaşımıdır. Yani faydanın ölçülebilirliği varsayımıdır. Bu yaklaşma göre fayda ölçülebilir. Hatta fayda ölçü birimi de "util" dir.
İkinci yaklaşım ise ordinal fayda yaklaşımıdır. Yani faydanın ölçülemezliği varsayımıdır. Faydanın ölçülemezliği varsayımında, ordinal fayda yaklaşımına göre tüketici dengesi şöyle tanımlanmıştır.
"Tüketici, her mala harcadığı son liraların marjinal faydalarını eşitlediğinde dengededir."
Bunları şunun için anlattım. Zaman ve zaman yönetimi ve bireylerin zaman dengesi üzerine düşünürken, kafamda bir şimşek çaktı ve insanın zaman dengesinin de bu şekilde formülize edilebileceğini düşündüm.

Hemen okuldaki eski hocalarımdan Yrd.Doç.Ezhan Bey'i aradım ve fikrimi söyledim.…

TERAKKİ

Zihinlerde hep müspet bir çağrışım yapar “ileri” ifadesi.
İleri olma, ilerleme, terakki...Olumlu bir havanın, pozitif bir atmosferin müsebbibi olarak telakki edilir. Bir yerde ilerleme, ilericilik varsa, mutlaka iyiye güzele gidiş olduğu varsayılır.
Kelimeler titizlikle seçildiğinde, araya aksesuar olarak “ileri” “ilericilik” konulur. Başarılı faaliyetler sürekli ilericilikle taltif edilir.
Peki ilerleme her zaman iyi midir ?
Şaşırmayın, bir daha sormuyorum, ama ilerleme kötü bir şey olabilir mi ?
“İlerlemeden” her zaman güzel, olumlu şeyleri anlamamalıyız. Çünkü aksi olabilir.
Adam hastalanmış. Bütün vücudu yara içinde. Hasta yakını soruyor :
-Doktor bey, hastamız nasıl ?
Doktor cevap veriyor :
-İyi haber ! hastalığın ilerlemesini durdurabildik.
Demek ki ilerleme her zaman iyi bir şey olmayabiliyor.
O da yetmedi, arabada gidiyorsunuz. Bir yere park ettik. Tanjant değeri çok küçük bir yokuş var. Sonra fren boşaldı ve ileriye doğru gidiyoruz. Önümüzde küçük bir çocuk. Arkasına bakmadan oynaş…

ÇAY

Askere gitmeden önceydi. Tek hatırladığım çayı hiç sevmediğim ve içmediğimdi. Sabah kahvaltılarında zorunlu içişleri saymazsak...
İnsan mahrum olunca kıymetini ne de iyi anlıyormuş. Bir zamanlar elimin tersiyle itip, kıymetini bilmediğim bir bardak çay, bugün en büyük keyif malzemelerim arasında. Hele nargile ile birlikte...
Yukarıdaki bir bardak çay da benim dün akşamki demlemelerimden.
İnsan için küçük bir adım ama benim için bir maraton :)

LİMİT

Hala Edirne'deyiz. Çıkamadık. Trakya Üniversitesi'nin önünden geçerken, 1996 yılı geldi aklıma.
O dönem, Trakya Üniversitesi, Tıp Fakültesi'nde okuyan arkadaşım Aziz Kaşka'yı hatırladım yani...Meğer, karşıdan karşıya geçerken bir minibüsün ezdiği ve bütün Edirne'nin ağladığı gerçek bir beyefendi olan arkadaşımız, hayata, şu anda bulunduğum bu asfaltta gözlerini yummuştu. Daha 20 yaşında bir tıp öğrencisi ve gerçek bir Kabataş Erkek Lisesi sevdalısıydı...

Sevgili Gökçe'nin ısrarlarıyla Yunanistan sınırına yaklaşıyoruz. Fen Lisesi'nin hemen ilerisindeymiş zaten...

Çember daralıyor. Dikkatli olmak lazım. Arabadan fotoğraf çekilmesini hoş karşılayacaklarını zannetmiyorum. Zaten haklılar da...

Lütfen sessizlik, geldik.Şişşşşşt..Susun..

Karşınızda, sınırı bekleyen Mehmetçikler...Hayırlı nöbetler hepinize. Daha ileri gidemedik. Çünkü vize almamıştık ve pazartesi sabahı gidilmeyi bekleyen bir işimiz vardı...İltica mı ?
Töğbe bismillah..:)

ZAMANA YOLCULUK

Akıl hastaları sadece ilaçla değil, bundan tam 518 yıl önce, musikiyle de tedavi ediliyormuş.

Geçen Edirne ziyaretimizden...
Şehir: Edirne.
Yer: Osmanlı'nın ikinci başkenti sayılabilecek Edirne.
Tarih : 1488,
Ortaçağ Avrupasında akıl hastaları "içlerine şeytan girmiş" düşüncesiyle yakılırken, Osmanlı İmparatorluğu'nun akıl hastalarının tedavisi için tesis ettiği Sultan II. Bayezid Külliyesi.
Fatih Sultan Mehmet'in oğlu II.Bayezid yaptırmış.
Bugün Sağlık Müzesi.
Avrupa Konseyi tarafından 48 ülkeden katılan 60 aday müze arasından 2004 Yılı Avrupa Müze Ödülüne layık görülmüş.
Ödül Sıtrazburg' da (Strasbourg) düzenlenen törenle müze yöneticilerine verilmiş....
O dönem hastalara şifa olarak, musiki dinletiliyor, şadırvandaki su sesiyle takviye yapılıyormuş.
Trakya Üniversitesi'nin desteğiyle yeniden düzenlenmiş bir harika yapıt.
Minik bir kural ihlali ile, güvenlik zincirinin arkasına geçip temsili görüntülerle bir kare görüntü almadan duramazdım...
Selametle...

KİMİNLE KONUŞUYORSUNUZ ?

Bir mağazada ya da markette, kamuya açık bir çok yerde, dikkatle gözlemlediğim bir manzara var. Anneler ile çocukları...
Peki nelerini seyrediyorum bu muhteşem ikililerin ?
Diyaloglarını.
Aslında dinliyorum demem gerekirdi. Ama öyle olmuyor.
Hem dinliyor hem seyrediyorum.
Çocukların hiçbir şeyden haberi yok tabii ki, fakat nedense anneler çocuklarıyla konuşurken, sanki çocuklarıyla değil de çevreleriyle konuşuyorlarmış gibi bir görüntü oluşuyor.
Açayım.
Bakıyorum,anne çocuğuna bir şeyler anlatıyor, belli ki bir konuda açıklama yapıyor ancak öyle bir konuşuyor ki,sağında solunda onları dinleyenlere mi anlatıyor, yoksa gerçekten çocuğa bir mesaj vermeye mi çalışıyor, anlaşılmıyor.
Kulak kabartmamak mümkün değil. Sana ne, anneyle çocuk,aralarında organik bir ilişki kurmuşlar,bunun gereklerini yerine getiriyorlar da diyebilirsiniz. Ancak anne o kadar mübalağalı ve yuvarlak ifadeler kullanıp, kelimeleri o kadar süslüyor ki, sanki tiyatral bir gösteri izliyormuşsunuz gibi geliyor size.
Annenin kendi…