Ana içeriğe atla

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Bir dönem, “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” sloganını duyduğumda, içimden aynen şunlar geçiyordu : yahu bildiğimiz klasik bir kadın günü ama marxistler alıp “emekçi” kelimesini eklemiş ve meseleyi-Dünya Emekçi Kadınlar Günü- adlı yeni bir boyuta taşımışlar. Demek ki amaçları burjuva jargonuna bir de buradan darbe vurmak…
Daha sonra farkına vardım ki, marxist fraksiyon bu hususta oldukça masummuş. Çünkü Dünya Kadınlar Günü fikrini ortaya atan, zaten, sosyalist kesimin kadın kahraman olarak kabul ettiği bir Alman bayan siyasetçi olan Klara Zetkin.
Yani 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü sosyal literatüre kazandıran kesim, sosyalist kesim…
Dolayısıyla Kadınlar Günü’ne “emekçi” kelimesini eklemelerinden dolayı onlara menfi bir eleştiri getiremiyorum. Hatta bir adım daha ileri gidip, burjuva ideologlarının zaten “emekçi kadınlar” günü diye kabul edilen günün orijinal adından, liberal/kapitalist sisteme fayda sağlamak adına “emekçi kelimesini” bir şekilde çıkardıklarını bile düşünüyorum. Ve hatta galiba kessin öyle !
Bu teorik girişten sonra, üç cümleyle bu özel günün tarihsel gelişimini vereceğim ve bazı tespitlerimi ortaya koyacağım.
Yıl 1857.
Yer ABD.
Ekonomik taleplerle ve grev amacıyla gösteri yapan kadınlar ve çıkan bir yangın sonucunda kadınlardan 129 tanesinin ölmesi…
Devamında, 1910 yılında Kopenhag’da toplanan II. Kadın Kongresinde Alman kadın sosyalist devrimcilerinden Kılara Zetkin’in (Clara Zetkin) talebiyle 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” kabul edilmesi…
Son olarak da 1975 yılında 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” kabul edilmesi.
Bu sebeplerle 8 Mart’ın gerçek adının “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olduğu konusunda bu noktada ikna olmuş bulunuyorum ve 8 Mart’ın ruhunda bir “kızıl” renk olduğunu görebiliyorum…
Gelelim diğer hususlara :
8 Mart’ı farklı açılardan değerlendiren bir çok kesim var. Örneğin,kadının en doğal hakkı olan örtünme hakkının elinden alındığını öne süren kadınlar şunu söylerler : 8 Mart gerçekten de kadınlar günü olsaydı, bu günü savunan kadınlar, biraz da başını örtme gereği duyduğu halde örtemeyen kadınları savunurlardı. Yani Dünya Kadınlar Günü başı açık kadınlar içindir.
Dünya kadınlar gününü sol çerçeveden seyreden kadınlar ise, kadınların ağır çalışma koşulları altında ezildiklerini vurgularlar.
Ayrıca meseleyi sırf kadınların uğradıkları cinsel ve fiziksel tacizler açısından değerlendiren kesimlerden tutun da, sadece erkeklerle olan ilişkileri bağlamında değerlendiren feminist kesimlere kadar bir çok farklı "Dünya Kadınlar Günü'nü algılama" çeşidi vardır.
Bir de “dünya kadınlar günü neymiş canım, her gün kadınlar günü olmalı çünkü onlar bizim bacılarımız, analarımız baş tacımız” diyen “saygı duyuyorum” cuları unutmamak lazım…
Eklemeden geçemeyeceğim ve diyeceğim ki, kadınla erkek hiçbir zaman eşit olamaz. Ama şaşırmayın, kötü bir maksadım yok. Çünkü kadın=erkek demek, 3=4 ya da pi sayısı eşittir log2 demek gibidir.
Böyle bir şey olamaz.
Ha şunu diyebiliriz, kadın denktir erkeğe, ya da kadın benzerdir erkeğe. Bunları anlayıp, anlamlandırabilirim. Mantık biliminde “denk kümeler” başlığı vardır. Ne demektir denk küme ?
Eleman sayıları eşit olan kümeler birbirine denktir. Ama eşit değillerdir. Çünkü eşitlik başka bir şeydir.
Ya da geometride ki benzer üçgenler gibi de düşünebiliriz. Kenar uzunlukları farklı ancak açıları birbirlerinin aynı olan iki üçgen de birbirinin benzeridir.
Bu koşullar altında denklik, benzerlik ve eşitlik kavramlarını lütfen birbiriyle karıştırmayın. Kadın erkek birbirinin dengidir, benzeridir ama eşiti değildir. Bu erkeğin ya da kadının diğerinden daha değerli ya da etkili ve hatta üstün olduğu anlamına gelmez.
Kilit nokta şudur ki : her iki cinsinde birbirine göre üstünlükleri vardır. Biri diğerinden fiziksel olarak daha güçlü olabilir, ancak diğerinin de kitleleri birbirine düşürtebilecek ve hatta ülkelerin kaderini bile etkileyebilecek cazibesi vardır.
Biri doğurgan iken ve neslin devamını sağlarken, diğeri bunun ne olduğunu asla ve asla anlayamaz.
Biri diğeri için “namusum” deyip kan dökmeyi bile göze alırken, diğeri ise “erkeği buna iten dürtü nasıl bir şey acaba” diye öylece düşünür durur…
Kimse kızmasın ama yazımı Roma Hukukundaki önemli bir kavramla sonlandırıyorum, erkekler yani primus inter pares…
Ne yapayım bu da gerçek ama !
Selâmetle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...