Ana içeriğe atla

KALİTE VE ÜNİVERSİTE ( I )

1992 yılı , ülkemizde yüksek öğrenimin kalitesinin düşmeye başladığı bir yıldır. Evet bundan tam 14 yıl önce, ülkemizde yüksek öğrenimin, yani üniversitelerdeki akademik eğitimin kalitesi düşmeye başlamıştır. 1992 yılı önemlidir çünkü “ikinci öğretim” adı altında başlayan akademik yozlaşma daha sonraki yıllarda bunlara vakıf ya da bilmem ne özel üniversitelerinin de eklenmesiyle “dandikleşme evrimini” tamamlamıştır.
2006 yılındayız. Tıp, hukuk, mühendisliğin hemen hemen tüm dalları ve sosyal, iktisadi ve idari bilimlerdeki bir çok bölümdeki akademik eğitimi yakından inceleme fırsatı bulmuş birisi olarak diyebilirim ki, seneler geçtikçe bu yozlaşmada en ufak bir gerileme olmamış, bilakis ivme artmıştır.
24 Ocak 1980 liberal iktisat politikası kararları alındıktan sonra, girişimcilik ruhu tüm bireylerin hücre çekirdek ve DNA’larına kadar yavaş yavaş da olsa işlemişti. Ancak 12 yıl boyunca bu sermaye saldırısı karşısında direnebilmiş tek kurum olarak “üniversiteler” kalmıştı. Taaki 1992’ ye kadar...
Öyle solculuk oynayacak değilim. YÖK’ den ya da üniversitelerin özerkliğinden , ya da harçların bilmem nesinden bahsetmeyeceğim. Esasen beni, işin iktisadi ya da haklar ve özgürlükler boyutu şu an için ilgilendirmiyor. Bencilce diyebilirsiniz. Çünkü ben de yıllarca okuduğum yüksek öğrenim hayatımın hemen hemen her günü aynı argümanları dinlemekten bıktım. Solculuk oynamayacağım demem bu sebeptendir...
İş bu sebeplerle, üniversitelerdeki akademik eğitimin kalitesinin neden düştüğünden bahsedeceğim.
1992 yılına kadar fakir aile çocukları ile zengin aile çocukları üniversite sınavına kadar beraber geliyorlardı. Ancak o noktada duruyorlardı. Çünkü bir gencin ailesi ne kadar zengin olursa olsun, üniversite giriş sınavında parası geçmiyordu. İşte önce “ikinci öğretim” adı altında başlayan “paralı üniversiteler” ile, bir çok öğrenci daha düşük puanla da olsa “aradaki farkı parayla kapatarak”, üniversiteye girmeye başladı. Öyle de kalsa iyi, daha sonra sermayenin gücüyle, ikinci öğretimden sonra, vakıf makıf üniversiteleri de işin içine girince, işin boku çıktı.
Şimdi :
Sakın ola sermaye düşmanlığı yaptığım zannedilmesin. Ayrıca, insanların üniversite mezunu olmasından rahatsızlık duyduğum da asla düşünülmesin. Çünkü böyle bir şey yok. Benim sıkıntım, bu sebeplerin, “diplomalı işsiz” ve “kalitesiz akademik eğitim” sonucunu doğurduğu noktasındadır.
Ben diyorum ki, bu kaos ortamında eğitimin kalitesi düştüğü gibi, mezun sayısı da normalde olması gerekenin iki üç katına çıktı.
Altını çizerek tekrar söylüyorum, bu şekilde sokak aralarında açılan üniversitelerden sonra, üniversite mezunu sayısı olması gerekenin iki ya da üç katına çıktı. Çıktığı için de, diplomalı üniversite mezunu işsiz sayısı katlanarak arttı.
Buna bir de, düşen akademik eğitim kalitesini eklediğinizde, acı tablo öylece tarih sahnesinde ki yerini aldı. Almaya da devam etmektedir.
Sonuçta da, eytişimsel özdekçiliğin ne anlama geldiğini bilmeyen felsefe bölümü öğrencileri, Oktay Sinanoğlu’nu bile tanımayan kimya bölümü öğrencileri, Darwinizmi bilimsel bir gerçek sanan fen edebiyat fakültesi biyoloji bölümü öğrencileri, kısmi integral almayı unutmuş mühendislik fakültesi mezunları, aramızda çığ gibi çoğaldı.
Son tahlilde, “artan işsizlik”, “üniversite mezunu işsizler” gibi konular tartışmaya açıldığında, lütfen “özel üniversiteler ve ikinci öğretim” sebebiyle artan mezun sayısının bu meseledeki “derin etkisi” yine aynı derinlikte muhakkak tetkik edilmeli ve yüksek öğrenimin aksaklıkları konusunda yapılacak teşhislerde mutlaka dikkate alınmalıdır.
İkinci öğretimde yani öğleden sonraları, yorgun bir şekilde ders anlatan hocaları ve günün tüm enerjisini öğleden önceye teslim etmiş olan öğrencileri de unutmadan...
Peki bu ortamda çocuklarımızı nasıl eğitmeli ve doğru şekilde yönlendirmeliyiz ?
Bu da bir sonraki yazımızda...
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...