Ana içeriğe atla

KEDİLER KÖPEKLER VE KUDURMUŞ KUBURLAR


Köpekler…
Nedense köpek dendiğinde aklıma ilk gelen, büyük bir içtenlikle ve lirizmle sallanan kuyrukları olur.
Kuçu kuçu ise, sempati ve sevgiyle karışık bir hitabet yönelimini ifade eder.
Sizi anlarlar.
Sadıktırlar.
Onu oturduğu yerden kaldırmak için, bazen sadece isminin ilk hecesini söylemeniz yeterlidir..
Bir köpek, size sevgisini göstermek için, çılgına dönebilir.
Hoplar, zıplar, coşar.
Eğer moraliniz bozuksa, bir köpekle haşır neşir olup, tüm keyfinizi yerine getirebilirsiniz.
Riya yapan köpek olmaz.
Karnı doyduğunda sana kıçını dönen köpek olmaz.
İçlidirler, hissederler.
Kokundan tanırlar.
Sana yan gözle bakan oldu mu, her an tetiktedirler.
Evde “kak bakiim sen şuradan, oraya ben oturcam” dediğinizde, suratını ekşiten bir köpek göremezsiniz.
Aranızda çok özel bir ilişki ve sıcaklık vardır köpeklerle.
Onu sevdiğinizde sevilmenin ve okşanmanın hazzını yaşar, ama bunun bencilce olduğunu düşündüğünden, o da kendince size karşılık verir.
Size sevgi gösterilerinde bulunur…
Acaba benden bir şey mi isteyecektir karşımdaki insan diye sürekli beklemededir…
Kediler ise yaradılışları gereği daha farklıdır.
Umumi tuvaletlere girdiğinizde, “lütfen sifonu çekin” uyarısıyla karşılaşmalarınızı hatırlayın hele..
Yani ey insan oğlu, “edebinle yap şu işi” demektir aslında bu…
Hiç değilse sı…tığın boku temizle demektir. Bak biz düzeneği de kurduk yorulmana gerek yok, sadece şu sifonu çek yeter demektir..
Kediler ise ihtiyaçlarını giderdikten sonra üzerini toprakla örtmeye çalışarak, insanlara “hayvanlık dersi” verir de, bazıları anlayamaz ya, ona yanarım...
Hürriyet’ de yayınlanan , Mamak çöplüğünde tespit edilmiş, “kubur” ların kedi ve köpeklere yönelik
katliam haberini
alıyorum...
Öyle ya herkes bir şey yapmalı.
Ben de derhal yapmam gereken şeyi yapıyorum.
Bu “kubur” ları daha fazla cesaretlendirmemek için, 12 Kasım 2005 Cumartesi günü yazdığım yazımı “geri çekiyorum”
Bir kale yıkılıyor !
Bir yıla yaklaşan blog tarihimde ilk kez yazdığım bir yazıyı yayından kaldırıyorum.
Nasıl böyle yazmışım, böyle “kubur” ların olduğu bir dünyada diye de kendime kızıyorum…
Hani belki her şey yolunda olsa, “kubur” lar kedi ve köpeklere saldırıp jenosid gerçekleştirmese yazım öylece kalsın diyeceğim…
Ama düşünsenize bir “kubur” un, kazayla kediler hakkında yazdığım yazıyı okuduğunu…
“Kuburlar” bu sefer kesin “kudurur” ve o masum hayvanlara nasıl saldırırlardı…
Bu güzelim hayvanlar tecavüze uğramış…
Ayakları arkadan bağlanmış…
Zehirlenmiş…
Can çekişerek katledilmiş…
Kim bilir “kubur” ların, daha hangi sadist zevkleri belki de “görev” kisvesiyle peçelenerek tatmin edilmiş şimdilik net değil…
Anlam veremiyorum, bu hayvanların “yaşaması için” bu kadar insan seferber olmuşken, “kubur” ların cüretine anlam veremiyorum o kadar !
Bir de “kudur”malarına…
Lanet olsun !
Selametimi kaldı bu işin !
( kubur : tuvalet deliğiyle kanalizasyon lağımı arasında irtibatı sağlayan “boru” nun bizzat kendisi )

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...