Ana içeriğe atla

ÜNİVERSİTE VE ARA GEÇİŞ FORMU ( IV )

Bir ülkede en önemli mesele, eğitim, sağlık, adalet ve milli güvenlik değil midir ? Bütün kargaşalar ve aksaklıklar bunlardan herhangi birindeki sapmadan zuhur etmiyor mu ?
Enine boyuna masaya yatırdığımız üniversitelerimiz ile ilgili bugün dördüncü yazımızı yayınlıyoruz.
İlk yazımız kalite ve üniversite idi.
Arkasından üniversite ve meslek tercihi , ardından da üniversiteler ve sonrası gelmişti.
Bu gün de farklı bir bakış açısıyla üniversite ve ara geçiş formu diyerek konuya giriyoruz.
Her gencin isteği, iyi bir üniversiteye ve hatta iyi bir üniversitenin prestijli bir fakültesine girmektir. İlk okuldan başlayan eğitim sorunsalı, üniversite kapısına kadar gelindiğinde, artık bir kartopu olmuştur.
2000’ li yılların Türkiye’sinde tüm anne ve babalar çocuklarının iyi bir bölümde okuması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Tek istedikleri çocuklarının iyi bir eğitim alması ve iyi bir meslek sahibi olmasıdır. Ve hatta bunun için bir çok aile, çocuğunun sadece okuması gerektiğini, herhangi bir işte çalışmamasının yani iş hayatına atılmamasının gerekliliğinden bahsederler. Çünkü çocuk sadece derslerine yoğunlaşacak ve “ekmek yiyeceği meslek” için üniversiteye gidecektir.
Bir cephede bunlar gelişirken, madalyonun diğer yüzünde ilkokulu zar zor bitirmiş ayrı bir grup daha gelişmektedir. Bu kitle de daha o yaştan ticaret hayatına atılmış, “ekmek yiyeceği mesleği” ise, hayata erken yaşta atıldığı için çoktan edinmiştir.
Ama manavdır, ama inşaatçı…
Lokantacıdır ya da hamal…
Hiç fark etmez. Çünkü yolunu çizmiş su “yatağını” bulmuştur…
Bu noktada, ilköğrenimden sonra hayata atılan grubun temsil ettiği çalışan bu kişiler, öyle ya da böyle bir iş güç sahibi olduklarından ve yıllardır da o işi zaten yaptıklarından, yaptıkları işten herhangi bir rahatsızlık ya da zül duymazlar. Evet ara ara “keşke okusaydım” ın ahını vahını çekerler ama su yatağını bulmuştur bir kere…
Tamamı için olmasa da lise mezunu büyük bir çoğunluk o yaşa kadar, hele hele üniversite hayaliyle gelmişse ve bu meşhur meşum üniversite sınavını yüzünün akıyla atlatamamışsa, işte tehlike çanları çalmaya başlar. Meslek lisesi mezunlarını ayrı tutarak devam edelim…
Kendisi hayata erken yaşta atılmadığı için bir mesleği de yoktur. Bir önce işaret ettiğimiz gruptan da kapasite olarak daha yüksektir ancak hiyerarşik olarak onlarla aynı düzlemdedir. Örneğin askerde o da okuma yazma bilmeyenlerle aynı kategoride olacak, onlarla aynı sürede askerlik yapacaktır. Tam bir üniversiteli olmamıştır ancak kapısına kadar gelecek bir yetkinliği de göstermiştir.
Yani ne camiye, ne de kiliseye yaramıştır…
Bu “birey modeline” “ara geçiş formu” diyoruz. Ne oralı ne buralıdır yani…
Ne erken yaşta hayata atılan kişi gibidir, ne de bir üniversiteli gibidir. Hiçbir zaman bir üniversiteli gibi değildir ancak hiçbir zaman da hayata erken yaşta atılan kişinin yaptığı gibi önüne gelen her işi de yapamaz. Tam arada kalmıştır.
Zaten o yaşa kadar çalışmadığı için, herhangi bir mesleği de yoktur.
Tüm bu hususlar göz önüne alındığında, ara geçiş formu olarak nitelendireceğiniz bu gençler, hayata erken yaşta atılanlardan da, üniversite sınavını kazananlardan da daha farklı bir kimlik ve aidiyet sorunu yaşayabilirler…
O zaman yapılacak tek şey var, tüm aksaklıklarına rağmen, üniversite sınavını kazanmak…

Sırada üniversitelerimiz ve yabancı dille eğitim konusu var...
Selâmetle…
4 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...