Ana içeriğe atla

ÜNİVERSİTE VE MESLEK TERCİHİ ( II )



















Geçen yazımızda, Türkiye'deki üniversite eğitimini masaya yatırmıştık. Bugün de, üniversitelerdeki akademik eğitimin içinde bulunduğu genel durumdan zararsız bir şekilde nasıl kurtulabilineceğine dair ipuçları vereceğiz.
Bilindiği gibi, özel üniversitelerin neredeyse tamamında yabancı dille eğitim verilmektedir. Bu noktada özel üniversitelere "çok pahalı ama mutlaka yabancı dil öğreten" özel kurslar gözüyle bakıyorum. Acımasızca eleştirdiğimi düşünebilirsiniz, ancak bu durum, önceki yazımda değindiğim aksaklıkların yanında "devede kulak" bir getiriden başka bir şey değildir. Kaldı ki, meseleye, Oktay Sinanoğlu Hocamızın "anadilde türkçe eğitim" paradigmasıyla baktığımızda, özel üniversitelerin bir "tehlike" olarak değerlendirilmesi abartılı olmayacaktır.
Gelelim gençlerin Türkiye sathına yayılmış bu eğitim sisteminden minimal zararla kurtulmalarının yollarına...
Meselenin üç adet sac ayağı vardır. Doğrudan konuya giriyorum.
Eğer anılan Türkiye koşullarında çocuğunuzun kaliteli bir eğitim alıp, başarılı olmasını istiyorsanız, dikkat etmeniz gereken üç mühim noktadan birincisi, çocuğunuzun "ilgili ya da yetenekli" olduğu alanı doğru tespit etmektir. Belki de işin en zor kısmı burasıdır, ancak bunu başarabilecek tek kişinin siz olduğunu da unutmayın...
İkinci olarak, çocuğun ilgili ya da yetenekli olduğu alanı bulduktan sonra, onu mutlaka "ilgili ya da yetenekli" olduğu alanla ilgili bir üniversiteye göndermeniz gerekecektir. Bu önemlidir, aksi takdirde, bir tıp fakültesi öğrencisi müziğe ilgisinden dolayı okulu bırakabilir. Ya da bir inşaat mühendisliği öğrencisi, İTÜ gibi bir üniversiteyi bile tiyatro tutkusu için terk edebilir.
Ayrıca herkes bu konuda Yılmaz Erdoğan gibi şanslı olmayabilir. Erdoğan, tiyatro aşkı uğruna İTÜ İnşaat Fakültesi'ni terk etmeseydi, bugün Vizontele serilerini, bir dönem bizi ekranlara kilitleyen "Bir Demet Tiyatro" yu hiç tanımamış olacaktık...
Yetenekli ya da özel ilgi duyulan bir bölümle irtibatlı üniversiteye gitmek de durumu kurtarmaya yetmiyor. Bu seferde sac ayağının üçüncüsü devreye giriyor.
Yetenekli olunan bölümle irtibatlı bir üniversitede okurken, işe girmek için okulun bitmesini beklemek, öğrencinin müstakbel mesleki kariyerine indirilmiş en ağır darbe olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yani öğrenci, işe girmek için, asla ve asla okulunun bitmesini beklememelidir. Aksi takdirde, okulunu bitirdiğinde tüm kapıların kendisine açılacağını zannetmekte ve maalesef diplomasını aldığında, hayatın acımasız yüzü bir tokat gibi öğrencinin yüzüne çarpacaktır. Bir ay kadar önce, Hürriyet Gazetesinde yer alan bir haberde, iş bulamadığı için intihar eden Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü mezunu bir gencin fotoğrafı, hafızalarımızdaki yerini hala korumaktadır. İşte bu nokta da, sacın üçüncü ayağını oluşturmaktadır... Kısaca, bir çoğumuz işe girmek için iyi bir meslek sahibi olmanın önceliğine inanırız.
Yani önce güzel bir okul bitirilecek, sonra da bölümle ilgili bir işe girilecektir.
Doğrudur.
Ama bu eskidendi.
Eskiden kasıt 1970'li, 80' li yıllar...
Hatta bu trend 1990'ların ikinci yarısından sonra tamamen kırıldı. Artık iş bulmak ve mesleğinde ilerlemek isteyen öğrenci, eğer ki okulunun bitmesini ve diploma almasını beklerse, caiz bir tabirle "ayvayı yemektedir".
Sakın “mezun işe zor giriyor, öğrenciyken bir gencin işe girmesini beklemek komik değil mi ?” diye bir düşünceyi aklınızdan bile geçirmeyin. Tam tersine, unutmayın ki, asıl öğrenciyken, bir takım işlere rahatlıkla girebilir, mezun olana kadar özgürce zaman geçirebilirsiniz. Belki öğrenci olduğunuz için size geçici gözüyle bakılacak ve belki de bazen tam yetki de verilmeyecektir. Ancak oyunu kuralına göre oynadığınız için bu durumla yetinecek ve bulunduğunuz noktanın geleceğinize giden merdivenin ilk basamağı olduğunu unutmayacaksınız.

Hülasa ; yapılması gereken, ilgi duyduğunuz bir bölümde okurken, işe girmek için okulun bitmesini beklememektir.
Sabretmek ve kanaatkar olmaktır.
O kadar...

Sırada, üniversiteler ve sonrası, ara geçiş formunda öğrenciler ve yabancı dille eğitim var.
Selâmetle...
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …