Ana içeriğe atla

ÜNİVERSİTELER VE SONRASI ( III )

1990’lı yılların ikinci yarısından sonra, üniversite eğitiminde yaşanan kalite ile ilgili tespitlerimizi hatırlayalım. Özel üniversiteler, vakıf makıf üniversiteleri ve ikinci eğitim…
Bir de bunlara Türki Cumhuriyetler ve Kıbrıs’daki üniversiteleri de eklersek, maalesef işin pek de muteber bir tarafı kalmadığı aşikardır.
Ama her şeye rağmen üniversite mezunu olmak için yine de yoğun bir çaba sarf edilmektedir. Bireyler, toplumsal statülerini “para yoksa” neyin belirlediğini aslında çok iyi bilmektedirler çünkü…
Peki verilen bunca mezunu, istihdam edildikleri iş yerlerinde nasıl bir ortam beklemektedir ?
Ya da başka bir açıdan bakalım.
Neden böyle bir soru sorma ihtiyacı duyuyoruz ?
Yani niçin mezunların iş yerlerinde “karşılaşacakları ortamla ilgili olarak” şu zamana kadar kimsenin değinmediği bir soru işareti bırakıyoruz ?
Çünkü 1990’lı yıllardan önce, üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir mezunun, işe girdiğinde karşılaşacağı ortam az çok belliydi. En azından, hiyerarşik düzenin en alt basamağından başlamayacağı kesindi. Hiç değilse ortanın bir kademe altında dahi olsa işe başlanıyordu.
Ancak 1990’lar sonrasında, sermaye karşısında artık tutunamayan yüksek öğrenim politikasının yarattığı üniversitelerde oluşan “kara tablo” sebebiyle, genç mezunlar işe girdiklerinde, çoğunlukla hiyerarşik düzenin en alt basamağıyla karşılaşmaya başladılar.
Son 15 yılda, iş yerlerindeki çalışanlar arasındaki ilişkiler biçimi de spontane bir şekilde değişti. Hiçbir çalışan bu şekilde olması için çaba sarf etmedi elbette.
Çünkü işyerlerinde yeni gelişen bu ilişkiler ağı, eşyanın tabiatından başka bir şey değildi…
Peki ne oldu ?
Açalım.
İşyerlerinde, hiyerarşinin alt basamaklarını, çok önceki yıllarda, lise ve daha alt eğitim düzeyine sahip çalışanlar oluşturuyordu. Yukarıdaki çizdiğimiz tablonun oluşturduğu üniversite mezunu profili ve sayısı, çok önceki yıllarda, lise ve daha alt eğitim düzeyine sahip çalışanların olduğu bu alanlara süratle akmaya başladı.
Yani, yeni, genç ve iş tecrübesi olmayan ve “üniversite mezunu” sıfatını haiz kişiler artık iş yerlerinde “en alt seviyeden” başlıyorlardı. Bu da “azami lise mezunu” çalışanlarla aralarında yeni bir ilişki biçiminin doğmasına sebep oluyordu.Ve lise mezunu çalışanlarla artık bazen omuz omuza, bazen de sırt sırta (!) durumlar oluşabiliyordu…
Bu ne onların daha az yetenekli veya donanımsız olduğu anlamına geliyordu, ne de sadece o işi yapabilecek kapasitede oldukları anlamına geliyordu. Bu sadece Türkiye realitesiydi…
İşte yaşanan bu istikrarsız ve çalkantılı durum, azami “lise mezunlarıyla” asgari “üniversite” mezunlarının cumhuriyet tarihinde ilk kez bu şekilde karşılaşmalarına sebep oluyordu. Bu üretici güçlerin daha önce hiç yaşanmamış yeni bir “ilişki türü” idi.
Eminim ki, Georges Politzer nazilerce kurşuna dizilmeseydi ve Türkiye koşulları için geçerli bir marxist analiz yapsaydı, diyalektik ve tarihsel materyalizmi en ince ayrıntılarına kadar serd ettiği Felsefenin Temel İlkeleri adlı meşhur kitabına, bu noktayı, yani bizim durumumuzu mutlaka eklerdi…
“İlgilenenler için” ekleyeceği yeri de söyleyeyim :
Üretici güçler ve üretim ilişkileri adlı onbeşinci dersin olduğu 312.sayfa…
Son tahlilde, artık güzel ülkem bir “yeni” ile daha karşılaşıyordu…
Bakalım bizleri daha neler bekliyor.

Daha, ara geçiş formları ile yabancı dil ile eğitim konusu da var...
Selâmetle…
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...