Ana içeriğe atla

BAHAR GELDİ YA ESNAFLAR ?


Nihayet beklenen bahar geldi.
Onyüzbinmilyonlarca yıldır bu topraklarda bahar hep aynı dönemde gelir ve yine ait olduğu aylarda kimseye haber vermeden gider.
Gelişi de, gidişi de bizim sırrını tam olarak çözemediğimiz özel bir parametreye bağlıdır.
Bahar geldiğinde her yerde, her köşede bir hareketlilik başlar. İnsan dursa bile örneğin kanı durmaz.
Kaynar !
Sıcaktan mıdır tam olarak o da belli değildir. Kerameti kendinden menkul dersek, ağyarına mani olmuş oluruz, efradına da cami...
Caddeler, sokaklar ve insanlarda belirgin bir değişim gözlenir baharın gelişiyle.
Örneğin öğrenciler için havaların açılmasıyla ders çalışma hevesi diye bir şey kalmaz.
Ya esnaflar ?
İşte havaların ısınmasıyla birlikte, özellikle dükkanları karşılıklı olan ya da yan yana olan tüm esnaflarda bir canlılık başlar. Ama bu canlılık ticaret hayatındaki canlılığın ötesinde, havaların ısınmasıyla birlikte özgürleşmekten kaynaklanan bir canlılıktır.
Alışverişe çıktığınızda birbirine komşu esnafları ya da arastaları dikkatlice izleyin.
Dükkan sahiplerinin birbirlerine laf atmalarını izleyin...
İşleri kötü de olsa, satış yapamasalar da sanki bir oyun oynuyorlarmış gibi birbirlerine takılır dururlar.
Bahar gelmiş, havalar ısınmaya başlamıştır artık...
Tabureler kapıların önüne çekilir...
Tavlalar oynanmaya başlar...
Özellikle yoldan geçenlerin ya da alışverişe çıkanların dikkatlerini üzerlerine çekerler...
Sanki bir tiyatro oyununda gibidirler.
Dekorları ise dükkanlarının tentesinden başka bir şey değildir.
Mağazaların önünde müşterilerin ilgisini çeksin diye etek giyenler bile olur...
Yoldan geçen güzel bayanlara, aralarında geliştirdikleri özel şifreli kelimelerle onları çoğu kez rahatsız etmeden laflar atılır...
Buraların sahibi biziz dercesine bir mütevazi büyüklenmeyle, sessiz sakin alışverişini yapan yüzlerce insan arasından, tek bir dükkan sahibinin inanılmaz gür sesi haykırır bazen :
Buyruuun efeniiiim...
Dönerciler, mağaza sahipleri, lokantacılar...
Hep aynı dili kullanır, aynı atmosferin sıcaklığını yaşarlar, yaşatırlar.
Sadece İstanbul için değildir bu söylediklerimiz. Türkiye’nin her bir köşesinde aynı sahneleri görmek mümkündür.
İşte baharın geldiğini, kuşlardan, çiçeklerden böceklerden anlarsınız.
Bir de esnafların dıştan seyredilesi filminden...
Bu yazıdan sonra alışverişlerinizde esnaflar arası diyalogları dikkatle izlerseniz, sıcak yaz günlerinin keyfini emin olun daha çok alırsınız...
Selametle..
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...