Ana içeriğe atla

BİR KELİME


Günlük hayatımızda sınırlı bir kelime dağarcığıyla konuştuğumuz söylenir sürekli. Kullandığımız kelime sayısı ve kurduğumuz cümle kalıpları da sınırlıdır. Kim bilir belki de ihtiyaçtan dolayı böyledir. Daha doğrusu ihtiyaç duymadığımızdan.
Öyle ya, yetkili kimselere, herhangi bir konuda brifing vermediğimize göre, entel-dantel kelimeleri de zırt pırt kullanmanın alemi yoktur. Kullanırsak ne olur ?
Millet bize garip garip bakar. Peki bakmaya hakkı var mıdır ?
Orasını bilemem…
Ekran karşısındaki insanların ise ayrıcalıklı bir durumları olsa gerek. Düşünün milyonlarca insanın sizin ağzınızdan çıkan kelimelere odaklandığını.
Siz bazı kelimelerin anlamını bilemiyorsanız, pek de iç açıcı bir durumla karşı karşıya olduğunuzdan bahsedemeyiz. Peki herkes, bu ekran karşısındaki bir kişi de olsa, her kelimenin anlamını bilmek zorunda mı ?
Değil tabii. Çünkü böyle bir şey zaten mümkün olamaz.
O zaman ?
O zaman, anlamını bilmediğiniz kelimeyi ya kullanmayacaksınız, ya da açıkça “ben bu kelimenin anlamını bilmiyorum” diyeceksiniz. Emin olun daha etkili ve saygın görünürsünüz. Çünkü insanlar “aa, anlamını bilmiyormuş” demeyecek, aksine “vay be, demek ki ezberlemeyen, anlamaya ve öğrenmeye çalışan birisi” diyecektir.
Ya da karşınızdaki, sizin anlamını bilemediğiniz bir kelime kullanırsa, anlamını da öğrenmekten kaçınıyorsanız, üzerinde yorum yapmamalısınız. Hani bir laf vardır “biliyorsan, söyle herkes öğrensin, bilmiyorsan sus adam sansınlar”
Yaparsanız ne olur ?
Anlamı bilinmeyen kelimenin kullanılmasına örnek :
Bir televizyon programında konuk, Bahçelievler’de bir et lokantası açmış bulunan Sinan Özen’di. Vejetaryenlikten konu açılmışken, program sunucusu sordu, “Sayın Özen, et lokantanız iyi hoş da, vejetaryenler için bir hizmetiniz var mı ?”
Belli ki program yapımcısı şaka yollu takılıyordu ilgili şahısa.
Sinan Özen ise cevapladı : “Evet, onlar için de özel et çeşitlerimiz ve ürünlerimiz mevcuttur”
Programda yarı ironik yarı soğuk bir hava estiğini hala hatırlıyorum…
Halbuki Özen sorsa, “kusura bakmayın bahsettiğiniz kelimenin anlamını da söylerseniz, size tatmin edici bir cevap verebilirim” dese, işte o zaman ilgili şahıs daha “başarılı” görünmez miydi gözünüze ?
Hülya Avşar program konuğuna soruyor. Hafızam beni yanıltmıyorsa Kerem Alışık idi. Birkaç yıldan fazla zaman olduğu için net hatırlamıyorum.

“Kerem Bey, siz bekaret konusunda ne düşünüyorsunuz ?”
Kerem Alışık gayet oturaklı ve yerinde bir karşılıkla cevaplıyor :
“Efendim ne diyebilirim ki, bekaret kişinin kendi tasarrufunda olan bir husustur”
Hülya Avşar o meşhur gülüşüyle, alaylı bir şekilde Kerem Alışığın cevabını yorumluyor :

“Haaaa, haa, haa, bekaretini tasarruf edecek, biriktirecek…”
……………
Selametle
10 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...