Ana içeriğe atla

ÇİÇEKLERE BAKIN NE GÜZEL


Çok yoğun bir gün geçirdiniz.
Akşam da eve geldiniz. Sadece uyumak istiyorsunuz. Televizyonu da kapattınız. Gazete mazete de yok.
Yatağa girdiniz.
Günün yorgunluğuyla birlikte öyle bir atmışsınızki kendinizi o huzurlu mekana…Sonrasını hatırlamıyorsunuz.
Bu arada tercih sizin değil, bilinçaltınızın. İster rüya görür, ister görmez. Pek müdahale edemiyorsunuz yani.
O yorgunlukla yatakta dönüp dururken farkında olmadan körpecik kolunuzu ya da elinizi o güzel cüssenizin altına almışsınız farkında da değilsiniz tabii. Farkında olamazsınız çünkü uyuyorsunuz. Aradan belli süre geçmiş bir uyanıyorsunuz ki, kolunuz ya da eliniz uyuşmuş.
Burası önemli ; bedeninize ait bir parça yani kolunuz ya da eliniz uyuştuğu için mi uyandınız yoksa kendiliğinizden uyandınız ve bir uzvunuzun uyuştuğunu mu fark ettiniz ?
Sizce hangisi ?
Dolaşım sisteminin olması gereken zorunlu sirkülasyonu gereği yani bilimsel olarak ne kadar derin uykuda olursanız olun kolunuzun bir bölgesine kan yani oksijen ve besin maddesi gitmemesinden dolayı bir süre sonra uyanırsınız. Sonra bir karıncalanma ve normale dönüş.
Biz ise, “iyi ki uyandım, bi baktım kolum uyuşmuş” deriz. Aslında uyuşukluk son safhaya gelmiştir. Dokulara, kan yoluyla oksijen gitmemiş ve uyanmışsınızdır.
Yani uyuştuğumuz ve hatta “uyuşukluk son safhada” olduğu için “uyanmışızdır.”
Yoksa “uyandığımız” için “uyuşukluğu fark etmemiz” gibi bir durum yoktur ortada !
Beynimiz de bize aittir. Bizim bir parçamızdır. Bazen oradaki hassas olan ve düşünmemizi sağlayan dokulara kan gitmeyebilir. Uyuşuruz. Uyuşturuluruz.

Bu uyuşukluğun bertaraf olması yani uyanmamız için uyuşukluğun git gide artması gerekir.
Türkçesi ; ortalık envai çeşit zırtapozluklarla dolmalıdır ki biz de uyuşukluğumuzun farkına varıp uyanabilelim.
Tıpkı elimizde, kolumuzda olduğu gibi…
Aklıma gelmişken, hani deriz ya , “içki bu,şişede durduğu gibi durmaz” diye, yukarıdaki fotoğraftaki güzel çiçekler de öyle “haşhaş onlar, resimde durdukları gibi durmazlar.”
Hayırlı pazarlar efendim.
Selâmetle…

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...