Ana içeriğe atla

ÜNİVERSİTELER VE YABANCI DİLLE EĞİTİM ( V )



Ülkemizde yaşanan üniversite sorunsalı ile ilgili beşinci yazımızı yayınlıyoruz. İlki, kalite ve üniversite idi. Arkasından üniversite ve meslek tercihi ile üniversiteler ve sonrası ardından da, üniversite ve ara geçiş formu gelmişti.

Bugün de üniversiteler ve yabancı dille eğitim konusunu inceleyeceğiz.
Türkiye’de hayatında hiç okula gitmemiş ve belki de okuma yazma bile bilmeyen bir yurdum insanının yabancı dil hakkında yapacağı bir yorumu mutlaka vardır. O da gayet aşikardır : “en az bir lisan bileceksin” Bazen bu argümanı kişisel birikimleriyle zenginleştirmiş yurdum insanları da çıkar : “bir lisan değil, en az iki lisan bileceksin”
Baştan söylemeliyim ki , elbette yabancı bir dil bilmenin burada sıralayamayacağımız faydaları vardır. Ama kimsenin aksini iddia edemeyeceği doğruları tekrarlamak ne kadar rasyonel olur ?
Kimsenin yabancı dil öğrenilmesin dediği yok zaten. Sorun, verildiği iddia edilen yabancı dille eğitimin, “hangi aşamada” verildiğidir.
İtirazımız da bu noktadadır.
Daha da açarsak, “hangi aşamada verildiğidir” ifadesiyle kastettiğim ve meselenin kilit noktası şudur :
Eğer siz yüksek öğrenim gören bir gence kalkıp, anlaşılması çok güç bir “Hegel Felsefesi” ni İngilizce anlatmaya kalkarsanız, karşınızdakiler hiçbir şey anlamaz. Esasen siz de bilirsiniz ki karşınızdaki üniversite öğrencileri bunu anlamamaktadır. Ama eğitim dili budur ve üniversitenin imajı adına ve tabi yabancı dille eğitim veriyoruz diye toplanan harçlar adına buna mecbursunuzdur.
Olmaz.
Mesela, Türk Borçlar Kanunu’nun dili ağırdır. Kaldı ki Borçlar Hukuku’nda anlaşılması güç konular da vardır. Kanunun dili, Türk Ceza Kanunu gibi güncel Türkçeye de uyarlanmamıştır ve çok teknik ayrıntıları içeren konular vardır Borçlar Hukuku’nda…
Şimdi siz, Türkçe bile okunduğunda birkaç kez okunması gereken açıklamalı konu metinlerini derste Fransızca anlatacaksınız. Bundan da öğrenciler fayda sağlayacak. Hadi şablonları ezberleyip sınavda bir şekilde geçer not alabilirler. Peki ya bilgi ?
Öğrenme ?
Yüksek öğrenim ?
Birisinin karşısında konuşup, birisi bir soru sorduğunda cevaplayabilme ehliyeti ?
İşte bunların hiç biri olmaz.
Tarabya’ daki Marmara Üniversitesi, Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü, Türkiye’nin en prestijli bölümlerinden biridir. Orada Borçlar Hukuku dersini Fransızca anlatan hocamız Doç. Dr. Argun Kötelli’ye sormuştum. “Hocam bu konular teknik konular. Bunları Tarabya’da nasıl anlatıyorsunuz ?
Ben tahmin edebiliyorum ki, öğrencilerin bu konuyu anlamalarına imkan yok”
Hocam cevaplamıştı :
“Valla, ben çocuklara anlatıyorum, dersin yarısında soruyorum , çocuklar anladınız mı diyorum, bakıyorum ki anlamadık hocam diyorlar, ben de Fransızca yerine Türkçe anlatıyorum”
Hocam yerden göğe kadar haklıydı.

Efendiler !
Olmaz !
Birazdan belirteceğim istisnaları dışında, hele hele sosyal bilimler mevzuu bahis olduğunda akademik eğitimin dili yabancı bir dil olamaz.
İnsan kendini kandırır o kadar.
Öğrenciler “yabancı dille eğitim” görüyor olmanın havasını basarlar, ancak işin iç yüzünü bilenler “akademik anlamda” bir şey bilmediklerini bilirler.
Yukarıdaki genel görüntünün bir istisnası olarak değerlendirebileceğim durum ise şudur :
Teknik bölümler !
Bakın mühendislik fakülteleri, özellikle, elektronik, bilgisayar, makine mühendisliklerinde yabancı bir dille eğitim işi mantıklı...
Yani bu bölümlerde doğrudan “yabancı dille” eğitim verilmesi fikrine karşı çıkamam. Çünkü öğrencinin saatlerce kafasını yorup, kendisini geliştirmesi ve zenginleştirmesini gereken ağır, ya da çok ağır yüzlerce binlerce sayfalık metinler yoktur. Peki ne yapmalı ?
İşte şimdi başa, yani sorun yabancı dille eğitim verilmesinde değil bu eğitimin “verilme aşamasıdır” düşüncesiyle kastettiğim şeye dönüyorum. Çözüm de bunun içinde zaten.
Yabancı dille eğitimin verilmesi “teknik mesleki bilgilerin doğrudan verildiği ilk anda olmamalıdır”
Öğrenciye yine yabancı dille eğitim verilsin, ancak örneğin Borçlar Hukuku önce doğrudan Türkçe verilsin. Sonra ek bir dersle de, teknik hukuki terimler verilsin. Sadece yabancı bir literatürü takip edecek kadar bilgi alması yeterli olacaktır. Öyle ya bu adam Fransa’da kamu yöneticisi olmayacaktır. Ama önce bu konuyu Türkçe “anladığına” kanaat getirilmelidir.
Siz hayatınızda hiç bilmediğiniz ve hatta ilk kez duyacağınız en karışık konuları, kavramları, kelimeleri, bölük pörçük bir yabancı dille öğrenmeye çalışırsanız, ortaya hilkat garibesi gibi abuk bir bilgi yumağı çıkar. Öğrenci ne bilip bilmediğini de bilmez, şablon metinlerle sınavda bir şeyler karalar, sınıfı geçer, ama bilim adına durum vahimdir.
Hülasa; yabancı dille eğitime karşı değiliz ve hatta uygun konumlandırıldığında, yani öğrencilere “doğru bir noktada” verildiğinde, dünyanın en kaliteli bilim adamlarını da yetiştireceğimize inanıyoruz. Ama liseden çıkmış, gözünü yeni açmış bir gence, usülüne uygun olmayan yabancı dilde eğitimi patlatırsanız, bu ülkede önümüzdeki yıllarda da, TÜBİTAK başkanlarının aşağıdaki şekildeki basın açıklamalarını duyarsınız :
Bu yıl ödül verecek bilim adamı ve gencimiz olmadığından ödül veremiyoruz…
Selâmetle…
3 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …