Ana içeriğe atla

OK YAYDAN ÇIKTIĞINDA


Bu sabah yüksek tirajlı bir gazetemizin ikinci sayfasını açıyorum. Bir başlık “babam beni sakın böyle görmesin”
O da ne ?
Amerika’ da yayınlanan bir program, dünya da ilk kez bizim ülkemizde yayınlanacakmış.
Sekiz tane erkek, kadın kılığına girip bilmem kaç gün boyunca bir evde kalacakmış ve birinciye para vereceklermiş. Ağda yapılırken çok zorlanmışlar falan…
İlk anda aşağıdaki şekillerde düşünülebilinir.

1. Ne var bunda, saçmalama lütfen, gayet doğal, hem bir ilk olacak.
2. Bakın bu bir magazin programıdır, neden bu kadar ciddiye aldığınızı anlayamadım. Gülelim, eğlenelim, kakara kikiri işte canım. Büyütmeyelim lütfen.
3. Özel televizyonlarla TRT arasında bir fark olsun o kadar değil mi ?
4. Haaa, n’olcak, laf yani, birileri (!) istemiyor diye neden karşı çıkayımki bu programa. İnadına destekliyorum. Modern ve çağdaş olmanın da bir bedeli var elbet.
5. Şahsen benim çocuğum olsa, eşcinsel olmasına hiç ses çıkarmam. O da onun tercihidir.
6. Bilirim ben bu tipleri, böyle programları malzeme yaparak kendi ideolojilerine pay çıkarıp, prim yapmaya çalışırlar. Asıl niyetleri başkadır bunların !
7. Ne demek istiyorsunuz, bu programı seyrettikten sonra insanımız ibneliğe mi yönelecek demek istiyorsunuz ? Geçiniz efendim böyle şeyleri…

Diyeceğim o ki, yazıktır. Etmeyin. Bu işler o kadar ucuz değil. Hiçbir şey birden başlamaz ki. Tedricen gelişir her şey…Azar azar. Yavaş yavaş.
Genç beyinler önce görsel olarak zehirlenir. Körpe dimağlarda anormal şeyler meşrulaştırılır. İşin sonu nereye varır düşünmek istemiyorum. İstediğiniz kadar aksini düşünme hakkına sahipsiniz. İşin ucunun nerelere gittiğini sonra göreceksiniz. Ama iş işten geçmiş olacak korkarım ki. Basit bir program ya da insanın gülüp geçeceği ve unutacağı bir program olarak kalacak diyorsanız yanılıyorsunuz. Anlam vermeye çalıştığı sahneleri anlamlandıramayan küçük çocuklar da olacak o programı seyrederken.
Elbette anılan program bir sembol ve bir ilk belki. Zaten bütün uzun yollar bir “ilk adımla” başlamaz mı ?
Yukarıda çizdiğim tablo, bu zihniyetin yol açacağı felaketlerdir. Yoksa o programın değil !
Çok istiyorsanız geceleri yayınlayın ve hatırlayın, homoseksüel eğilimi olan ya da homoseksüel olan meşhur sayısı on beş yıl önce kaç taneydi ?
Şimdi kaç tane ?
Hepiniz arka arkaya en az beş isim sayabilirsiniz. Bunlar basından tanıdığımız meşhurlar. Sayılarının artma sebebi ise önce bizim nezdimizde meşruiyet kazanmaları…
İnsan eşcinsel olamaz mı ?
Olabilir.

Cinsel tercihini farklı şekilde kullanamaz mı ?
Kullanabilir.
Sorun ne o zaman, hani hoş görecektik, hani birbirimizi dinleyecektik, hani birbirimizin görüşlerine saygılı olacaktık değil mi ?
Sorun şu :
Özendirilmesin.
Meşruiyet kazandırılmasın.
Olağan gösterilmesin.
Sempatik yansıtılmasın.
Reklamı yapılmasın.
Yoksa kim, kime, kendini ne yaptırırsa yaptırsın bana ne !
Eşcinsellikle ilgili program mı yapılıyor ?
Yapılsın.
Çok isterseniz ilişkiye girenleri de yayınlasınlar, izleyin.
Doya doya.
Sonuna kadar. Belki gülünecek bir şey olmadığını anlarsınız.
Ama lütfen geç saatlerde yayınlansın.
Çocuklar izlemesin o kadar.
Ya da henüz cinsel kimliğini oturtma yaşındaki ergenlerde bir zihinsel bulanıklık yaratmasın.
Ya da eğer varsa bir bulanıklık, netleştirmesin (?!)
Neslin devamını kim sağlayacak ?
Sağlıklı ailelerde, sağlıklı çocukları kim yetiştirecek. Hangi anne baba çocuğunun ibne olmasını isteyecek ?
Bu olayı tıpkı önüne gelen her kızla yatan erkeğin, evleneceği zaman bakire kız aramasındaki iki yüzlülüğe benzetiyorum.
Ya da her önüne gelene veren kızın, söz konusu kendi kızı olduğunda, namuslu bir çizgi izlemesi konusunda ki yönlendirmelerindeki iki yüzlülüğe benzetiyorum.
Bayanlar baylar !
Eşcinsellikte aslında gülünecek bir şey yok. İşte demek istediğim budur.
Hülâsa; ülkeye saldırı iki şekilde oluyor. Biri silahla. Yürek yakarak yani. Yüreği yanan ana babaları televizyonlarda görüyoruz. Hepimizin içi yanıyor.
Diğeri silahsız. Görünürde yürek yakmıyor. Hatta güldürüyor değil mi ? Ne de güzel eğleniyoruz hatta…Ancak yine ana babaların yüreği yanıyor. Ama biz duymuyoruz.
Çünkü insan içine bile çıkamıyorlar.
Bu satırları okuyan eşcinsel vatandaşlarımız da olursa, onlara karşı antipatiyle yaklaştığımı asla ve asla düşünmesinler.
Aksine, benim bahsetmek istediğim tamamen bambaşka bir konudur.
Bir tuzağın içine daha çekiliyoruz. Kapan büyüyor. Büyütülüyor. Milletçe bunla kurtulsak iyidir. Çıta
düştü. Evet ok da yaydan çıktı. Ama hedefi bulacağını zannedenler hüsrana uğrayacaklar.
Konu tartışmaya açık.
Buyurun, ama hakaret etmeden lütfen !
Selâmetle…
8 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...