Ana içeriğe atla

PERDE ARKASI


Tıp, hukuk, mühendislik, edebiyat, işletme, ilahiyat, filoloji, sosyoloji, ekonomi… Üniversitelerdeki yüksek öğrenim programlarından bir kaçını yazdım farkındaysanız. Peki neden ?
Şimdi bunların içinden bir tanesi var ki, “bir noktada” diğerlerinden tamamen ayrılıyor.
Kiminiz filoloji, kiminiz tıp, kiminiz belki de hukuk hepsinden farklı bir bölümdür diye düşünebilirsiniz.
Hepsi birbirinden çok farklı olmakla beraber, yukarıda saydığımız konuların bir tanesinin diğerlerine göre “çok farklı bir yönden ” ayrımını yapmak istiyorum.
Teknik ayrıntıya girmeden yukarıda saydığım bölümleri sırasıyla anlatacağım ve ilgili bölüme ait anılan fark “o çok farklı yönüyle” kendiliğinden ortaya çıkacak.
Nedir “o çok farklı yön" ile kast ettiğim ;

bu farklı yön “halkın yorum yapma kabiliyeti ve yeni fikirler üretebilme ya da üretilmiş fikirleri yorumlayabilmeleri” dir.
Biraz açarsak;
Hepimiz aslında bir doktor değil miyizdir ?
Öyle ya, sağlığımızla ilgili ya da bir yakınımızın sağlığıyla ilgili bir sorun oluştuğunda, engin tıp bilgilerimizi konuştururuz. Durumu hayli ilerletmiş, faydalı bitkilerle yeni ilaçlar bulduğunu iddia edenlere, alternatif tıpçıyım diye ortaya çıkan para-medikalcilere kadar…
Bu yapılanları doğru ya da yanlış olarak yorumlamıyorum. Hatta para-medikal yöntemlerin, şifalı otların, tıbbın sonuç vermediği bir çok alanda faydalı olacağına da inanıyorum. Ancak o ayrı bir tartışmanın konusu.
Ben “halkın yorum yapma kabiliyeti ve yeni fikirler üretebilmeleri açısı” ile kastettiğim şeye vurgu yapmak istiyorum.
Hukuk ?
Örneğin kahvelerde otururken yapılan tartışmalarda, af çıksın mı çıkmasın mı tartışılır. Ya da bunları sallandıracaksın Taksim’in göbeğinde diye infaz memurluğu görevi üstlenenler olur. Kapkaç suçlarına verilen cezaların yetersizliğinden tutun da daha nice hukuki skandallar yurdum insanının gündemini oluşturabilir.
Örnekleri çoğaltacağım ama kısa kısa.
Mühendislik.
Okuma yazma bilmeyen bir insan müteahhitlik yapabilir. Bir binayı hayli hayli dikebilir. Çalmadığı sürece de bina yıkılmaz.
Bir çok makine mühendisine taş çıkartacak nice mucitlerimiz vardır. Projelerini çizer ve güzelce de anlatır. Dost sohbetlerinde bu konular konuşulabilir.
Edebiyat.
Savaş Ay’ın dediği gibi, her beş kişiden altısının şair olduğu bir ülkedeyiz. Ya da iyi bir yazar olmak için edebiyat fakültesi bitirmeye gerek yok.
Filoloji okumadan, turistlerle konuşa konuşa artık o dili rahatlıkla çözmüş yurdum insanından tutun da, dine olan ilgisinden dolayı bir ilahiyatçı kadar kendini donatmış ve yine dost sohbetlerinde, kahvelerde konuşulabilen bir konudur din…
Bir ticarethane ya da fabrikayı yöneten patron, aslında işletme yönetimini en iyi şekilde gerçekleştiren bir işletmeci değil midir ?
Nazım Hikmet’in şiirinde dediği gibi, Türk köylüsü kitaptan değil topraktan öğrenendir. Ziraat eğitimi almamıştır ancak , sulama, nadas gibi işleri hatalar yapa yapa öğrenmiştir.
Veee ekonomi.
İşte ekonomi bilimi hepsinden farklı bir bilim dalıdır. Bu fark “halkın yorum yapma kabiliyeti ve yeni fikirler üretebilmeleri ya da üretilmiş yeni fikirleri yorumlaması” noktasındadır.
Bir kahvehanede, sınırlı bilgilerle de olsa, siyaset, hukuk, tıp ve sair bilim dallarına ait konuların alt başlıkları tartışılabilinir. Herkes kendince yorumlar yapabilir. Başbakan keşke Pentagon’da öyle konuşmasaydı bile denilebilinir.
Ancak bir vatandaş için, yalan yanlış da olsa, iktisat politikası kararlarını yorumlamak imkansızdır. Hani sınavlardaki bazı öğrencilerin çok zor sorularda “kalem oynatamaması” gibidir bu durum.
Açarsak, yukarıda saydığımız tüm bilim dalları hakkında, sıradan bir vatandaşın yapacağı yorumlar az çok bellidir. Belli olmasa bile, bu konular hakkında rahatlıkla yorum yapılır, fikir beyan edilir. Ama doğru ama yanlış.
Fakat siz, bir köy kahvesinde ya da bir misafirlikte reel faiz oranlarının artmasının yatırımlara etkisi konusunda, ya da enflasyondan “her şeyin pahalı olması” anlamı dışında sonuç çıkaran bir konuşmaya şahit oldunuz mu ?
Bunun sebebi, ekonomi biliminin uygulama alanının doğrudan doğruya devletin yönetim mekanizmasıyla ilgili olması ve sıradan bir vatandaşın bu mekanizmadan uzak olmasından kaynaklanmaktadır.
Alınan maliye ya da iktisat politikası kararlarının sebepleri ve uygulama sonuçları hakkında, makro analizler yapılması gerekmesi ve bu tespitlerin günlük hayatımızdan tatbiki olarak tamamen uzakta olması sebebiyle, insanımız bu kararların alınış şekli ve uygulanması hakkında fazla yorum yapamaz.
Dikkat ederseniz haber bültenlerinde halka sorular sorulduğunda yurdum insanı, ekonomi dışında her konuda farklı fikirler, değişik açılımlar geliştirirken, ekonomi konusunda sadece ve sadece bildikleri “enflasyon” kavramına sırtlarını dayarlar.
Bu,insanımızın ne duyarsız olduğu anlamına gelir, ne de ekonomi ile ilgili yorum yapma kapasitesinin olmadığı anlamına gelir.
Bu sadece ekonominin konu olarak biraz daha farklı bir perspektif gerektirmesinden kaynaklanır.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 muhtıra ya da darbeleri konu olduğunda, on binlerce gencimizin hayatını kaybettiği anarşi ve karısı terör hakkında yedisinden yetmişine kadar halkın yorum yapabilmesi, ama bu darbelerin asıl sebebi olan ekonomik sebepler hakkında kimsenin yorum yapamaması bu gerçeği zaten fazlasıyla doğrulamaktadır.
Selâmetle…
4 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...