Ana içeriğe atla

SUÇ VE SUÇLU ÜZERİNE


İyilikten, doğruluktan, dürüstlükten bahsetmeyen yoktur. Ya da barıştan, kardeşlikten.
Bireysel olarak da, kitlesel olarak da durum değişmez. En kanlı işlere bulanan insanlar bile bunu “iyi bir şey” adına yaptığını söyler. Örneğin bunlar içinde bana en komik geleni “barış için savaş” teorisidir.
Normal koşullarda hiçbir dünya vatandaşı çevresinde yaşanan illegal bir olaya sempatiyle bakmaz. Sempatiyle yaklaşmaz, yaklaşamaz.
Televizyonda bir kapkaç haberi izlediğinizde, kapkaççının yakalanmasından üzüntü duyan hiç kimse olmaz. Failin yakınları müstesna…
Devam edelim.
Bir müzeden tarihi bir eser çalındığında, hırsızların yakalanması en mühim konu olarak karşınıza çıkar. İçten içe “lanet olsun, şu hırsızlar bir yakalansa” dersiniz. İnsani bir duygudur bu. Esasen olması gerekendir de…
Yanı başınızda bir hırsızlık haberi duysanız ve hırsızın yakalanmaması yönünde görüş bildiren birisinin varlığını hissetseniz, anılan kişiyle ilgili yalnızca iki şey düşünürsünüz.
Ya antisosyal kişilik bozukluğu olan birisiyle karşı karşıyasınızdır.
Ya da bu kişinin, malum olayla bir bağlantısı veya menfaati vardır.
Bu sizin dürüst olmanızdan kaynaklanır.
Her zaman durum böyle midir ?
Değildir.
Yani her zaman suçun ve suçlunun karşısında değilsinizdir. Suçlunun tarafında olduğunuz, “ah keşke yakalanmasa” dediğiniz, örneğin “şu yasa dışı işini keşke başarıyla tamamlasa” dediğiniz anlar çok olur.
İzlediğiniz filmleri hatırlayın.
Filmin başrol oyuncusu kahramanımızın tüm özel hayatını kare kare izlediğiniz ve finaldeki soygun sahnesinde nasıl da “hadi hadi…aman alarm ötmesin” dediğiniz anları hatırlayın.
Hadi canım o film, “biz gerçek hayatta öyle değiliz ama” diyorsunuz değil mi ?
Doğru da söylüyorsunuz.
Ama, Taksim Meydanı’nda sallandırılmasını talep ettiğiniz bir suçu işleyen kişi, aynı haltı beyaz perdede karıştırdığında, sizi aynı öfke, kin ve sair galiz hislere sevk etmez.
Bu da bir gerçektir.
Bu paradoks,ilgili kişinin size “tanıtılmış”, “sunulmuş” olmasından kaynaklanır. Yasadışı bu işe girişen filmin kahramanının hikayesi size anlatılmış benimsetilmiştir çünkü. Siz farkında olmadan, onun gibi olmuş, onun gibi düşünmüşsünüzdür.
Erdem, ahlak, evrensel değerleri unutmuşsunuzdur film anında. Peki yaşadığınız bu durumun sadece beyaz perdede geçerli olduğunu söylemek de ısrar ediyorsanız o zaman şöyle derim : yaşanmış bir olayın filme aktarıldığını varsayın.
Her koşulda köşeye sıkıştınız.
Buyurun bu sefer ben nihayetlendirmiyorum yazımın sonunu ?
Cevaplayın bakalım…
Hep ben mi, biraz da siz yazın.
Selametle…
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...