Ana içeriğe atla

TIP VE SİYASET





2000 senesiydi. O zaman internet falan da yok evimizde. O dönem, bir koldan tıp, bir koldan da siyaset bilimi üzerine derin araştırmalarımı sürdürürken, son durağım her zaman olduğu gibi, Beyazıt Devlet Kütüphanesi idi.
Tıpla ilgili olarak, o dönem psikiyatrik rahatsızlıklar üzerinde yoğunlaşmışken, siyaset bilimi cephesinde de, marxizmi yeni bitirmiş, sosyal demokrasiyle karşılaştırmalı analizlerimi sürdürüyordum.
Ama öyle amatörce ya da amatör bir ruhla falan da değildi hani.
Hiç unutmam fikir alışverişinde bulunduğum sevgili kardeşim Uzm. Dr. Mümtaz Takır, o dönem araştırmalarımla ilgili olarak “bu konularda, bir tıp fakültesi öğrencisinden daha fazla donatmışsın kendini” yorumunu yapmıştı.
Nereden çıktı bunlar şimdi ?
Eminim, konuyla ilginiz olsun ya da olmasın, bu iki bilim dalının yani tıp ile siyaset biliminin inceleme alanları olan, psikiyatri ile sosyal demokrasi arasında bir ilişki kurulabileceği aklınıza gelmeyecektir.
Haklısınız, çünkü hiçbir siyasi literatürde ya da psikiyatri literatüründe birbirlerine atıf yapıldığına rastlamadım.
Peki nasıl bir ilişki var ?
Yıllar sonra da olsa kamuoyuna açıklamaktan büyük mutluluk duyacağımı şimdiden belirtmek isterim.
Mesele şu :
Araştırdığım konu olan sosyal demokrasiyi, dışişleri bakanlığı ve TRT Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş , Robert Kolej ve Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu İsmail Cem’in yazdığı kitaptan çalışıyordum.

Kitabın adı, “Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir Ne Değildir ve Türkiye’de Olabilirliği” idi. (5.Basım, Temmuz 1995/ Cem Yayınevi)
Hatta diyebilirim ki, Türkiye’ de 2000 yılı itibariyle altını üstüne getirdiğim yayınevlerine rağmen, ulaşabildiğim ve sosyal demokrasiyi akademik bir dille anlatan en kaliteli kaynak bu kitaptı. 2006 yılı itibari ile de bu kitabı tahtından indirecek başka bir kaynak olduğunu zannetmiyorum. Adı geçen eserin 263. sayfasında ise, sosyal demokrasinin en ideal şekilde uygulandığı ülkelerden biri olan İsveç’in , dünyadaki en yüksek intihar olaylarına yaptığı ev sahipliğinden bahsediyordu.
Yani bilimsel verilere göre, dünyada en fazla intihar olayı İsveç’te yaşanıyordu.
Bu da bir çelişkiydi, çünkü İsveç halkı, sosyal demokrasinin sunduğu hayal bile edemeyeceğimiz bir sosyal refah içinde yaşıyor ancak ne gariptir ki aynı halk intihar rekorunu da elinde bulunduruyordu.
Bunun sebebi ne olabilir di ?
İsmail Cem durumu şöyle açıklıyordu :
“ İsveç, bağımlı insanlar toplumu olarak da nitelenmektedir. Hiçbir girişimde bulunamayan, tek başına bir şey başarmaya yetkin olmayan, devletin koruyuculuğu ve düzenleyiciliği herhangi bir alanda bir an üzerinden eksik olsa, sudan çıkmış balığa dönen bir insan türü…Nitekim, sosyal güvenceleri, düzenli ve güvenlikli hayatı her düzeyde devlet sorumluluğunca üstlenilmiş bir İsveç’in...... en yüksek intihar oranlarına sahip olması, bu nedenlerle açıklanmaktadır. Devlet tarafından bütün sorunları hayatın en ücra köşelerine kadar düşünülmüş, düzenlenmiş, kendisine, düşünmek ve karar vermek alanı bile bırakılmamış insanlar, en küçük bir kural dışı sorun karşısında bunalıma düşmektedir. İşyerindeki bir umut kırıklığı, bir aşk hikayesi, alınmış borcun gününde ödenmeyişi ve hayatın her tür sıradan, olağan sorunu, bu insanları çaresizliği, karamsarlığa, giderek…….intihara götürebilmektedir.”
Tabii ben bu ülkede dışişleri bakanlığı ve TRT Genel Müdürlüğü yapmış bir hukukçunun yaptığı yorum hakkında yanlıştır diyemeyeceğim. Ama diyebileceğimki, belli ki üstad, bir noktaya değinmemiş. Atlamış.
O da şu :
Manik- depresif hastalığı, psikiyatride iki uçlu mizaç bozukluğu şeklinde tanımlanan bir rahatsızlık.
Mani ya da manik hali, yani bizim halk dilinde manyak dediğimiz durumu, taşkınlığı diğer bir adıyla ekstasyon halini anlatır. Kişi aşırı neşeli ve coşkuludur. Hoplar zıplar, coşar…Rengarenk kıyafetler giyer. Sürekli belden aşağı fıkralar anlatır. Dikkat çeker.
Malüm, depresyon hali ise bu saydıklarımızın tam tersi bir ruh halini anlatır. Durgunluk, önceden keyif alınan şeylerden artık keyif alamama, uyku ve yemek düzeninde bozulma. Çok yemek ya da hiç yemek yiyememe. Çok uyuma ya da hiç uyuyamama ya da uykuya dalmada güçlükler ve daha sayamayacağım bir çok semptom.
Manik depresif bir hasta da ikili-duygular mevcuttur. Sevgi ve nefret iç içedir. Hatta kin ve nefret duygusunu kişi kendine yönelttiği andan itibaren, öz saygı düşer, kişi kendini değersiz görür. Yaşam anlamını yitirir. Artık ölümü bile hak etmiştir. ( Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Prof.M.Orhan Öztürk, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi, Hekimler Yayın Birliği 1997 sf. 232 )
Biliyor musunuz ?
Ölümü hak ettiğini düşünen hasta, eğer bu hakkı kimse ona tanımıyorsa, kendisi kullanmaya kalkıyor. Yani –kendince-ölüm hakkını kullanarak intihara yöneliyor.
Yani bu hastalık intiharla sonuçlanabiliyor. Peki sıkı durun bu hastalığın en sık görüldüğü ülkelerin başında hangi ülke geliyor dersiniz ?
Evet tahmin ettiğiniz gibi.
İsveç !
Yani intihar olaylarının arkasında İsmail Cem'in belirttiği gibi sadece sosyal demokrat modelin, kitleleri sevkettiği rehavet yok.
Ya ne var..?
Aslında söyleyecek fazla bir şey kalmadı. Bana sadece parçaları sistemli bir şekilde birleştirmek düştü o kadar…
Selametle…
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …