Ana içeriğe atla

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI

Ortaokulu yeni bitirmiş onüç ondört yaşlarında o zaman.
Liseye yeni adım atmış. Daha o yıllarda dönemin en ağır gazetelerine yöneliyor. Sebebini de bilmiyor. Ama tek hatırladığı siyah beyaz bir gazete olduğu ve vıcık yavşak şeyler yazmadığı bu gazetenin.
Okan isimli arkadaşı ilk kez Yorum’a ait Türküler kasetini aldırıyor o dönem. Tabii 89’un Yorum’u bugünkü çizgisinde değil o dönemler. Abartmamışlar bugünkü gibi.
Bunu Sovyet Bilimler Akademisi’nin kitapları izliyor. İlgi sadece teorik düzlemde. Asla legal ya da illegal bir olaya karışmıyor. Kenarından bile geçmiyor. Çünkü böyle bir istek hiç oluşmuyor içinde. Sadece okuyup öğrenmek bilmek istiyorum diyor.
Ama sadece “merak” ve “ilgi” den bunlarla ilgilendiğine arkadaşlarını inandırması çok zamanını alıyor. Materyalist felsefe derslerini öğrenmek için günlerce kıçını yırttığına ben şahid olmuşumdur. Zorun ne diye sorduğumda çoğu kez cevap verememiştir. Ama aynı gözler, bu öğrenme işinden acayip keyif aldığını da haykırmıştır…
“Zagreb Radyosunda Lili Marleen” türküsünü duyup lili marleen türküsünün çevrilmiş tüm dünya dillerindeki ezgilerini dinliyor o imkansızlıklarla.
Hiçbir olay es geçilmiyor. 68 fitilini ateşleyen Herbert Markus’tan, 5 Mayıs 72 Denizlerin asılmasına kadar…
Teori en ince ayrıntılarına kadar titizlikle irdeleniyor. Sol nedir, sosyalizm nedir, komünizm nedir, solculuk nedir, sosyal demokrasi nedir, milli demokratik devrim nedir, demokratik sosyalizm nedir, ideolojilerin arka planları…

Lise yıllarında Timur Selçuğun söylediği devrim marşlarını nasıl da heyecanla dinlediğini anlatıyor...
İşçi üniversitelerindeki dersleri ünite ünite çalışıyor. Tabakhaneye bok mu yetiştiriyor o da bilmiyor ama “sağ” ı incelemeye yönelene kadar bu hummalı çalışmaları devam ediyor.
Kazandığı bütün parayı bu kitaplara verdiğini hatırlıyorum…
Sonra Paraguay Halk Türkülerini, 11 Eylül 1973’ de Salvador Allende’nin ipinin çekildiği Şili ezgileri takip ediyor.
Lise çıkışı bir mayıslarda çöpçülere “abi bayramın kutlu olsun” deyip çocukça mutluluklar yaşıyor…
Bolşevik devriminden bahseder, 1 ocak 1959’ dan beri başta olan Castro’yu anlatır durur hala dost sohbetlerinde…
Kendisini tanırım. İyi çocuktur gerçekten.
Sohbetimizin sonunda, yaşadıklarının binde birini anlattığını söylüyor. Lafı uzatmayayım diyor.
Fotoğrafını yayınlayalım mı? diyorum
Gerek yok diyor.
Peki diyorum.
Ama bugün 1 Mayıs ne diyorsun bu işe dediğimde anlamlı bir şekilde cevaplıyor ;
“Abi boşver, çok isteyen alır tuğla kitapları okur. Olması gereken de budur. Ama gereksiz yere yakıp yıkmak, sağa sola saldırmak, mala cana zarar vermek, doğru değil bu işler” diyor.
“Adı bir mayıs işçi bayramı ama bir bakıyorsun elalemin malına mülküne zarar verilmiş. Askere polise saldırılmış. Yanlış hem de çok !”

Kendisine teşekkür ediyorum ve sohbetimizi sonlandırıyorum.
Selametle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...