Ana içeriğe atla

ALDATMA ( I )


Yeni bir yazı dizimiz başlıyor : Aldatma…
Ne kimseyi yargılayacağız, ne de aldatma üzerine ahkâm keseceğiz.
Kimseye nasihat da etmeyeceğiz. Bu bizim hâd ve hududumuzu zaten aşacaktır.
Öyleyse ne okuyacaksınız ?
Yazılarımız belli bir sistematiğe bağlı kalacak ve tespitler üzerine kurulu olacak.
Ayrıca analizlerimizi özellikle aldatmanın sebepleri üzerinde yoğunlaştıracağız.
İnsanların, eşlerin, kadın olsun erkek olsun, birbirlerini aldatmasının altında yatan sebepleri üşenmeden ve titizlikle tek tek çekip gün yüzüne çıkaracağız.
Yazı dizisinin ilerleyen günlerinde, aldatma konusunun size hem ne kadar uzak ve aslında da ne kadar yakın olduğunu göreceksiniz...
Eşini aldatan birisinin varlığını duyduğunuzda, sebebini çoğunlukla merak etmezsiniz. Sizin için önemli olan aldatan veya ihanete uğrayan kişinin ne yapacağı, ilişkinin seyrinin nasıl bir boyut kazanacağıdır çünkü. Ancak burada atladığımız şey, aldatılma olayının neden yaşandığıdır ?
Klişe olarak, tarafların birbirini mutlu ve tatmin etmemesinden bahsedilebilir. Doğrudur. Ancak bu, inceleyeceğimiz sebeplerden yalnızca bir tanesidir...
Farkındaysanız aldatan ve ihanete uğrayan tabirini kullanıyorum. Peki bu doğru mu ?
Şöyle soralım; örneğin bir kavgada ‘dayak atan’ varsa mutlaka bir de ‘dayak yiyen’ yok mudur ?
Ama kimse dayak yedim demez. Bunun yerine yumuşatır, en az zararla sıyrıldığının sinyallerini ‘saldırıya uğradım’ ifadesiyle geçiştirmeye çalışır.
Doğru, saldırıya uğramıştır ancak aynı zamanda bir güzel de ‘dayak yemiştir’.
Kabul etmesi güç olabilir. Aldatma olayında durum farklı mıdır sanki ?
Hayır hiç de farklı değildir.
Aldatan varsa aldanan da vardır. Ama ‘aldandım’ ifadesi yerine, ‘ihanete uğradım’ tercih edilecektir. Bu şekilde bir taşla iki kuş vurulmuş olacak, hem kendisini mağdur ( bu sayede güçlü ) hem de karşı tarafı hain ilan etmiş olacaktır.
Öyle ya sadece hainler ihanet etmez mi ?
Aldanmış olmayı, aldatılmış olmayı kabullenmek oldukça güçtür çünkü...
Evet belki ihanete uğramışsınızdır ancak kabul edin aynı zamanda ‘aldanmışsınızdır’ da...
Aldatma olayında bir aktif bir de pasif suje vardır. Aktif olan aldatan, pasif olan aldanandır. Çoğunlukla aldanan tarafın, yaşanan trajediden haberi yoktur. Sadece his ya da tahmin eder. Haberi aldığında ise iş işten geçmiş, olan olmuştur.
Son olarak da, “aldatma” dan ne anladığımız ya da buna hangi anlamı yüklediğim/yüklediğimiz önemlidir.
Baştan belirtmeliyim ki, ‘aldatma’, erkekler için sadece “fiziki bir temas neticesindeki ejekülasyon”, kadın için de aynı şekilde “fiziki temas neticesinde oluşacak orgazm” değildir. Telefonda ya da chatte kurulan diyaloglar neticesinde meydana gelen ejekülasyon ya da orgazm, fiziken kurulmayan bir temas neticesinde oluşmuştur ve ‘aldatma’ diye nitelendirebileceğimiz eylemliliklerdir çünkü...
Ya da ait olunan insanla sevişirken, başka birisi hayal edildiğinde de, fiziksel temas olmadan aldatma olmuştur...
Bu konuları tek tek inceleyeceğiz…
Selâmetle...
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...