Ana içeriğe atla

A Ş K ( IV )


Bugün aşk konulu yazı dizimizi sonlandırıyorum.
Aşk ( I ), Aşk ( II ) ve Aşk ( III )’ den sonra aşkı tamamen anlattığımı zannettiğimi düşünmüyorsunuzdur umarım.
Aksine, “aşk hakkında daha hiçbir şey söylemedin ki” derseniz sonuna kadar ben de sizin yanınızda olurum.
Söyleyeceğim söz biraz iddialı olsa da rahatlıkla diyebilirim ki, yeryüzünde sağlıklı ve hatta sağlıksız düşünebilen ne kadar insan varsa, işte o kadar tanımı vardır aşkın. Yani milyarlarca mı ?
Evet.
Sarıyer’de, akli dengesi yerinde olmayan genç bir kızın, kuaförde çalışan bir çocuğu sürekli görmek istediğini söylemişlerdi iki yıl önce… Önce inanamamıştım, ama gerçekti…
Hani Fermat’ın son teoremini ispat etmeye çalışma işine soyunsanız bu kadar tedirgin olmazsınız. Çünkü öyle bir durumda hedef belli,yöntemler de bellidir. Sonuca ulaşırsınız ulaşamazsınız o ayrı konudur…
Ama aşkı anlatmaya gayret etmek, bu işe soyunmak bile bence başlı başına zor bir iştir. Çünkü okuyan herkesin en az sizin kadar söyleyecek bir çift lafı vardır bu konuda.
Hem de gerçekten yüreğinden gelen !
Çünkü konu aşktır.
Ayrıca, neredeyse ambivalance durumu yaratacak boyutta duygusal karmaşalarda yaşatır aşk insana. Ambivalance yani ikili duygular.
Aşık insan aslında çok severken, aynı zamanda bir o kadar da nefret etme potansiyelini kendisinde mutlaka barındırır. Yani hem sever, hem nefret eder.
Kin,öfke,nefret ile tutku, ihtiras ve aşkın bir arada olması durumundan bahsediyoruz. Ve hatta yaşanılan aşkın şiddeti ne kadar fazla, duyulan sevgi ne kadar fazlaysa, nefret de onunla eş miktarda artmıştır…
John Travolta’nın başrolünü oynadığı The Punisher filminin finalinde de, John Travolta, karısına dönerek “tek istediğim sadakatti” diyor ve onu kucağına alıp dudaklarına birkaç saniyeliğine tutkuyla kilitleniyor…
Ve kendi elleriyle köprüden aşağıya, süratle giden trenin altına bırakıyordu o çok sevdiği karısını…
Hepinize bol aşklı günler dilerim.
Selâmetle…
5 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...