Ana içeriğe atla

VASIFLI MI OLMALI YOKSA ?...


Mâlum, yaz ayları ağırlığını ve sıcaklığını üzerimizde hissettirmeye başladı.
Yaz ayları denilince üç şey gelir aklıma...
Yapılmaya başlanan tatil planları...
Nikâh sezonu...
Biten okullarla birlikte alınan diplomalar ve mezuniyet törenleri...
Hepsinin açılışı yapılmıştır.
Ancak insanın sağlıklı bir tatil planı yapması da, uygun bir nikâh akdini yerine getirebilmesi de, işiyle, yani mesleği ve nihai olarak da kesesi ile ilgilidir…
Önümüzdeki aylarda, yüksek öğrenim bir dönem daha mezun verecek ülkemde…
İşsizler camiası yeni üyeler kazanacak yine…
Yeni mezun olacak gençlerimiz, eğer üniversite yaşamı boyunca öyle ya da böyle bir işte çalışmamışlarsa işleri hayli zor görünüyor…
Kaldı ki, iş aramaya başladıklarında bu söylediğim gerçekle daha da net bir şekilde yüzleşecekler ve belki de gecikmiş bir pişmanlık da yaşayacaklardır.
Bu apayrı bir ciddiyeti haiz bir konu…
Altını çizmek istediğim nokta, hepimiz, iş başvurularında, kişisel birikimlerimizi en yüksek seviyede göstererek daha kolay iş bulabileceğimizi düşünürüz.

Yani kendimizi ne kadar geliştirmiş ve istihdam piyasasına ne kadar iyi hazırlamışsak, işe de o kadar kolay gireceğizdir...
Ancak ;
Türkiye’nin en saygın ve köklü liselerinden birini bitirmiş bir arkadaşım vardı...
İyi düzeyde (Intermediate) İngilizce konuşabiliyor ve yazabiliyordu...
İleri düzeyde paket programları kullanabiliyordu...
Hepsinden önemlisi, İstanbul’da bulunan bir üniversitenin iki ayrı bölümünden mezuniyet diploması almıştı...
İki üniversite mezunuydu yani…
Mezun olduğu fakülteye, o zamanki adıyla ÖYS’de (Öğrenci Yerleştirme Sınavı) Türkiye genelinde %2’ lik bir başarıyı yakalayarak girmişti...
İş başvurularında daha baştan avantajlı gibi görünüyordu.
Ancak hiç de beklediği gibi olmadı ve bir dönem yaşanan ve halen de devam eden bu çalkantılı ekonomik konjonktürde, bir çok iş başvurusu olumlu sonuçlanmadı.
Sebep ?
İşsizlik zaten o zaman da var olan kanayan bir yaraydı ve fakat :
‘Over-qualified’ kavramıyla o zaman tanışmıştık sayesinde…
Yani; sahip olduğunuz birikimleriniz, diplomanız, kişisel gelişim potansiyeliniz, yetenekleriniz, başvurduğunuz pozisyonun üzerindeyse, ‘beni bu işe kesin kabul ederler’ hayaliniz suya düşebilir.
İş veren, sizi işe alırken bakıyor ve Türkçesi ‘bu bize fazla gelir’ diyor.
Siz bir ‘over-qualified’ kişi oluyorsunuz.
Ortalama bir tercüme ile, ‘nitelikli olanın, vasıflı olanın daha da üzerinde’…
Sahip olduğunuz yetenekleriniz, beklentilerinizin aksine işe alınmanıza değil alınmamanıza sebep oluyor.
Bir dönem arkadaşlar arasında ciddi ciddi, CV’lerimizden bazı satırları silmenin, yok saymanın, işe girmemiz için faydalı olacağını bile düşünmeye başlamıştık…
Umarım en azından artık işverenler de bu tip ayrıntılarla ilgilenmezler ve cari ücret düzeyinden çalışmak isteyen, yeni mezun genç beyinlerin önlerine bariyer koymazlar…

Ve onları yapacak başka seçenekleri kalmadığı için 'akademik kariyer' adı altında belki de istemeye istemeye master programlarına sevk etmezler...
Selâmetle…
12 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…