Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2006 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

EĞİTİM ŞART

Cem Yılmaz’ın meşhur reklam filmi hafızalarınızdadır. Hâlen yayında mıdır ?
Bilemem.
Hani korsan gıda maddesi imâl ederken yakalandığı reklam filmi.
Sonra polis baskını.
Merkeze götürülürken polis otosunda kullandığı o insanı güldüren akıllardan çıkmayan repliği : ‘Eğitim Şart !’
Usülsüz bir eylem ya da işlem yapıldığını gördüğümüzde, suçluyu bulmuşuzdur.
Eğitim.
Yani eğitimsizlik.
Gecekondusuna kaçak elektrik çeken birisini fark ettik.
Cezai işlemler yapıla dursun, yaygın ve oldukça da tutmuş bir eleştiri şeklidir :
-‘Efendim, eğitim şart bu ülkeye !’
Mesela ülkenin periferisindeki (varoş/banliyo/taşra) bir gecekonduda kaçak elektrik kullanıldığı tespit edildiğinde, kelli felli bakanlar hemen kameraların karşısına çıkarlar.
Halkın bilinçlendirilmesi gerektiğinden, kaçak elektrik kullanımının bu yıl bilmem kaç yüzbin kilowat saat olduğundan dem vururlar.
Kitlelerin eğitilerek, bunun ülke ekonomisine getirdiği zararların anlatılması gerektiğini söyler dururlar.
Söylerler de, örneğin bir elektrik sa…

NE YAPMALI ?

Tıp fakültesini bitirdiniz.
Meşhur Hipokrat Yemininizi de ettiniz. Sonra kimi arkadaşlarınız göreve başladı. Sizse 'yok ben Tıpta Uzmanlık Sınavını’ da (TUS) kazanıp psikyatr hekim olarak göreve başlamak istiyorum' dediniz.
Günde ortalama 8 saat çalışma ile o iş de tamam.
Asistanlık, sonra akademik kurulda tezinizi de verdikten sonra uzman psikyatr hekim sıfatını aldınız.
Okudukça keyif alıyor, yeni şeyler öğreniyordunuz.
Mesleğin ilk yıllarında biraz zorlansanız da, ilerleyen yıllarda öykü aldıkça, artık hasta tiplerini tanımaya başladınız.
Psikyatri sözlükleri, yeni çıkmış kitaplar...
Artık insanları rahatlıkla sınıflandırabiliyor, hareketlerini, hareketlerine kaynaklık eden ruh profillerini bile sıfır hata ile teşhis edebiliyordunuz.
Amacınız, gelen hastaları rahatlamış bir şekilde evlerine, ailelerine, topluma geri göndermekti.
Bazen üzülerek 'bu hasta yatmalı' dediğiniz de oluyordu.
Ama sihirli bir cümle ile, hem hasta yakınlarını, hem kendinizi hem de hastayı rahatlatabili…

?

BANKNOTTAKİ SIFIRLAR VE YAŞAMDAN DAKİKALAR

Bir çok filmde alışık olduğumuz bir sahnedir.
Ev sahibi evini satmak istemez.
Perili köşk diye adını çıkarırlar evin. Ev hakkında türlü türlü dedikodular yayarlar yani...
Yıkık dökük denir.
Harabe denir.
Yalandır !
Yanlıştır !
Gerçeği yansıtmaz bu dedikodular.
Sadece gözünü para hırsı bürümüş kitapsız bir müteaahhitin, kalın beton direkler diktikçe ulaşacağı sanal orgazma çanak tutar bu yalanlar.
Başka bir boka yaramaz yani.
Ama filmi izleyen bizler biliriz ki, ev sahibinin ya annesinden, ya babasından kalmıştır o ev...
Baba yadigârıdır yani.
Çocukluğu, gençliği, özlemleri, hayalleri o evde geçmiştir...
Hayatı o evde anlamış, o evde tanımıştır.
En mutlu günlerini de, en kederli anlarını da o evde geçirmiştir...
Mesela merdivenlerinden inerken, ya da bir odasına girdiğinde hatıraları canlanır.
Gözleri dolar.
Tutamaz kendini...
Bunu o filmin kötü adamı paragöz müteahhite anlatamaz bir türlü.
Tıpkı çizgi film karakterlerinin göz bebeklerinde görmeye alışık olduğumuz Amerikan Dolarının o meşhur sembolü, onu…

ATEİZM ( V )

3.Sosyolojik Faktörlerin Etkisinde Gelişen Patolojik (Hastalıklı) Ateizm :
En ilginç ateist guruptur. Patolojik yani hastalıklı ateisttirler. Çünkü tercihlerinin temelinde zihinsel aktivitelerinin yetersiz çalışması ve aslında kendilerine güvensizlikleri yatar. Asıl amaç farklı görünmek ve marjinal olmaktır. Peki seçilen yol tutarlı mıdır derseniz, tabii ki hayır.
Tamamen bir taklit, özenti ve riyâ vardır ateizmlerinde. Nasıl ki teistlerin (Allah’a inananların) sahtekar olanları varsa, bunlar da ateistlerin sahtekar olanlarıdır.
Ateizmi seçmelerine gerekçe olarak da, uzun uzun bu konular üzerine düşündüklerini ve bu kararı verdiklerini söylerler.
Çünkü 'denizlerin mürekkep, ağaçların da kalem olsa', anlata anlata bitiremeyecekleri, hakkında yüzbinlerce ciltler yazılabilecek ilahi boyuttaki bir konunun üzerini, hiçbir dua bilmeden ya da hiçbir dini içerikli, manevi boyutları olan kitap okumadan bir kalemde çizeceklerdir.
Tabi sırf bu imajdan kurtulmak için 'ben Kur’anı bile…

ATEİZM ( IV )

2.İdeolojik Faktörlerin Etkisinde Gelişen Felsefi Ateizm :

Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, bireyin ateizmi seçmesinde temel etken ve dayanak tamamen sahip olduğu siyasal ideolojisidir. Pek tabii ki de nihai olarak ilk akla gelen marxizmdir. (komünizm)
Zaten benim asıl vurgulamak istediğim, ne marxism eksenli gelişen ateizm sorununa neşter vurmak, ne de eski Yunandan beri, örneğin, Platon’ dan bu yana tartışma konusu olan idealist, materyalist kavgasına son noktayı koymak.
Sadece ateizmi tercih eden bireyleri, bilimsel bir tasnife tabii tutmak. Bunun sonunda da kimin neden, ne şekilde inkâr ettiğine dair bir sonuç ortaya koyabilmek. Ve pek tabii ki yazı dizisi bittiğinde, ateist insanları rahatlıkla analiz edebilip, anlamlandırabilmenizi sağlamak...
İdeolojik faktörlerin etkisinde gelişen ateizmde, asıl olan bireyin sahip olduğu siyasi görüşüdür. Yoksa aslında, ilk anda bireyin ateizmle pek bir ilgisi de yoktur. Yani kişi spontane ateist olmadığı gibi belki de inançlı birisidir. Mat…

ATEİZM ( III )

Spontane (kendiliğinden) ateistlere bir önceki yazımızda değinmiştik.
'Peki bu tip ateistleri, diğer ateistlerden ayırmaya kalksak, hangi kriterleri esas almamız gerekir?..' deyip yazımızı sonlandırmıştık.
Yani neye dayanarak şu şu şu kişiler spontane ateisttir diyebiliriz ?
Bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Kanımızca, spontane ateistler en fazla batı ülkelerinde vardır.
Neden ?
Uygar (!) batı ülkelerinde yaygındır diyebiliriz çünkü :
Modern batı toplumlarında yaşayanlar, hayatın hemen hemen her alanında bir çok özgürlüğe sahiptirler.
Yani Türkiye’ye göre, bir çok konuda herhangi bir kısıtlanma yaşanmadığı aşikârdır.
Homoseksüel evliliklerin yasal olduğu bir ülkede, insanların hangi otoriteye ya da hangi dinsel ya da ahlaki kısıtlayıcı bir yaptırıma tepki olarak ateizmi seçtiğini söyleyebiliriz ?
Tabii ki hiç birine.
Yani tersten söyleyelim.
Bir ülke düşünün.
Örneğin kapitalizmin egemen olduğu ve 'radikal sol' (marxism/komünizm) kavramının adının bile geçmediği X Avrupa ülkes…

ATEİZM ( II )

Sürekli duyarız.
Eski çağlarda suya, ateşe ve sair doğa güçlerine tapan insanoğlundan bahsedilir durulur.
Bu bir tesadüf değildir.
Çünkü kalpleri mühürlenmiş olan istisnalar hariç, yüce yaratıcıya inanma, insanoğlunun bir ihtiyacıdır.
Su, hava, ekmek gibi...
Ateizm konusuna girmeden önce, kelimenin etimolojisine yüzeysel olarak değinelim.
Ateizm kelimesi de aslında başına 'a' harfi almış diğer bazı kelimelerden farklı değildir.
Sosyal olmayan bir insanı tanımlamak için nasıl ki a sosyal, sıradan ve tipik olmayan birini tanımlamak için nasıl ki a tipik kelimelerini kullanıyorsak, Allah’ın varlığını inkâr eden birisini tanımlamak için de,

a teist ifadesini kullanırız.
Yani teist olmayan kişiye ateist denir.
O zaman teist ne demektir ?
Yeryüzünü ve canlıları yaratan mutlak bir gücün olduğuna yani Allah’ın var olduğuna inanan kimseye teist denir. Temelinde İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudiliğin yani tüm semavi dinlerin savunduğu bir düşünce sistemidir teizm...
Her ne kadar yazımızın, ağırlık…

ATEİZM ( I )

Bugün yeni bir yazı dizimize başlıyoruz.
Konumuz ise ateizm.
Yani diğer bir adıyla, tanrı tanımazlık, yüce yaratıcının varlığını inkâr...
Hassas bir konu olduğunu çok iyi biliyorum.
Ancak her zaman olduğu gibi burada sadece tespitler yapmaya çalışacağız.
Ayrıca özellikle bir noktaya dikkat edeceğim ki, o da şudur:
Buradan asla dinsiz ve ateist insanlara bir saldırı ya da küfür olmayacaktır.
Bu, onlara ya da görüşlerine sempatiyle baktığımdan değil, açıkça söylemeliyim ki ateist cepheden dinime ve yaratıcıma bir küfürle karşılaşmamak adına olacaktır.
Yani ben onların dinsizliğine inançsızlığına küfür etmeyeceğim ki, onlarda benim dinime, inancıma ve yaratıcıma küfür etmesinler.
Zımni (üstü kapalı) bir anlaşma değildir bu, açıkça bir anlaşmadır.
Felsefeyle ilgilenenler daha iyi bilecektir.
Felsefe tarihindeki tartışmalar, daha antik çağdan itibaren, idealizm (mutlak bir gücün, yaratıcının kabul edilmesi) ve materyalizm (nihai olarak da ateizm yani tanrı tanımazlık) tartışmalarıyla başlamış ve bu t…

KARİYER PLANLAMASI YA DA EKMEK YOKSA PASTA YESİNLER

Bugün iki milyona yakın genç beklenen sınava girecek.
Amaç belli, üniversiteli olmak.
Önceki aylarda yayınladığımız beş günlük yazı dizimizde, ülkemizdeki yüksek öğrenimi, yani üniversitelerdeki eğitimi makroskop altına aldığımız için, bugün o hususlara hiç değinmeyeceğim.
Ancak bütün ekonomilerin temel sorunu olan ve bir ekonomik modelin başarılı olup olmadığının neredeyse en önemli parametresinden biri olan işsizlik konusuna da değinmeden geçemeyeceğim.
Bir ekonomide, cari ücret düzeyinden iş bulabilenlerin sayısının fazla olması o ekonomik modelin başarısını gösterir.
Türkiye’de eldeki son veriler, işsizlik oranın % 12 olduğunu gösteriyor.
Bana göre ise asıl sorun Türkiye’de ki işsizlerin sayısı ya da oranı değildir.
Bu sayının her geçen yıl üstel bir fonksiyon gibi hızla artmasıdır tehlikeli olan.
Sevindiğim husus ise, bugün sınava girecek gençlerin çoğunluğunun Türkiye’nin bu gerçeklerinden biraz da habersiz olmalarıdır.
Ya da haberleri olsa da, henüz meselenin ciddiyetini haklı olarak t…

ZAMİR HAYATLAR

Kabul etmek gerekir ki, hepimizde bir miktar anormallik vardır.
Aslında bu insan olmamızın doğal bir sonucudur. Zaten Aristo da bu yüzden 'bir miktar delilik karışmamış mükemmel bir insan ruhu yoktur' dememiş midir ?
Herkes aynı olamayacağı gibi, farklılıklar ve sıra dışılıklarda toplumun bir zenginliğidir.
Kimisi katlanılmaz bir megalo manyak iken, kimisi histeri nöbetleri geçirebilmektedir.
Aslında önemli olan, insanların ruhsal yapılarındaki bu dalgalanmalar değil, bu dalgalanmaların hangi boyutlarda yaşandığıdır.
Kendinizi çok beğenebilirsiniz.
Ancak insanın kendisiyle barışık olması başka, kibirli bir narsist (narkisist) olmak daha başkadır.
Birincisi olması gereken bir durum iken, ikincisi insanlara sadece antipatik ve itici gelecektir.
Kibirli birisi kendisini hayatın, bazen de bulunduğu çevrenin merkezi sayabilecekken, aslında çevresine sürekli olumsuz sinyaller verecektir de farkında olmayacaktır...
Özne olmak, başrolde olmak.
Tercih edilen olmak...
Cümle içindeki özne gibi yaşa…

KUMAR BORCU NAMUS (!) BORCUDUR

Kumar borcu namus borcudur.
Benim sözüm değil elbette. Şimdiye kadar on yüz bin milyonlarca kez duymuşsunuzdur bu sözü.
Cümledeki mesaj gayet net.

Eğer kumar borcun varsa ve ödemezsen namussuzsundur.
Bizim çocukluğumuzda babam, ileride ilgimiz dağılır da merak salarız diye, eve iskambil kağıdı sokmayı yasaklamıştı.
İyi mi yaptı ?
Benim bir şikayetim yok.

Bugün sadece piştiyi bilmek bir zarar getirmiyor ya...
Kumar bir illet.

Sabahattin Ali’nin ünlü romanı 'Kuyucaklı Yusuf’da' Kaymak Bey’in başına gelenler...
Peki ya, Orhan Kemal’in 72.Koğuş’ unda, mahkumlardan Kaptan’ın kumar yüzünden yaşadıkları ve hayatını nasıl da trajik bir şekilde kaybettiği...
Zorla imzalattırılan çekler, senetler, açığa attırılan imzalar...
Kumarda bir gecede her şeyini kaybedenlerden, intihar edenlere kadar... Acıklı tablolar.
Durumu kurtarmak için de uydurulmuş sahte motivasyon cümleleri :
Kumarda kaybeden aşkta kazanır.
İyi o zaman aşkta kaybeden de kumar oynasın.
O da kumarda kazanır o zaman...
Gelelim asıl konu…

ARI SOKTUĞUNDA : SERBEST BİR ÇALIŞMA

Resimlerim klasörlerinden bir kare...
Bu şaheseri(!) daha yakından görmek istiyorsan, resmi tıklayabilirsin mesela...
Bugün de böyle olsun.

Biliyorum...
Bilek kısmı çok kalın oldu...
Düzeltecektim, gerçekten de amatörlük ruhu bozulmasın diye düzeltmedim...
Yazıda imlâ hatalarım oluyordu ya.
Bu da onun çizgi versiyonu.
Çizgide de imlâ hatası olur mu ?
Olur.
Düzeltemez miydim ?
Elbette düzelteltebilirdim.
Ama bilerek düzeltmedim...
İşte böyle.
Ha bir de şişkin.
Onu da şöyle açıklıyorum :
Elimi arı sokmuştu...

O yüzden.
Selâmetle...

BUHRAN ( II )

Haberleri seyrediyoruz.
Ceza ve tutukevlerine ait araç adliyenin önüne yanaşıyor.

Jandarmaların arasında, elleri kelepçeli şekilde adliyeye sevk edilen zanlılara karşı yurdum insanı saldırıya geçiyor.
Hem de cezalandırıcı sıfatıyla.
Aslında sadece linç girişimleri ile ilgili haberlerde değil izlediklerimiz. Diğer toplumsal olaylarda da durum değişmiyor.
Ülkede lüzumsuz reaksiyon verme şeklinde gelişmiş genel bir eğilim var. Bu hayatın yaşandığı her yer ve her alanda rahatlıkla gözlemlenebiliyor. Bir aksiyon mu var ?
Yurdum insanı hemen tepkisini veriyor. Ani bir refleksle reaksiyon gösteriyor.
Refleks diyorum çünkü bu tip tepki gösterilerinden bazıları, bir süre sonra, düşünülmeden yapılıyor.
Hepsinde değil belki ama bir çoğunda amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek.
Asıl tehlike işte bu noktada…
Ülkede üç ayrı grup safları oluşturuyor.
Birinci gruptan önceki yazımızda bahsetmiştik.
Bunlar, dünya yansa umurlarında olmayan kitle.

Sadece umursamazlıkla da kalmıyorlar. Bir de kendi sıkıntıları yetmi…

BUHRAN ( I )

Bazı insanlar vardır.
Hayata karşı ne bir duruşları, ne de özgün tavırlarla donanmış bir bakışları vardır.
Sabun köpüğü gibi yaşarlar hayatı. Ne okur ne de yazardırlar. Ucuzluk ve basitlik işlerine gelir.
Zihnin, akıl yürütme gibi fonksiyonlarını lüzumsuz olarak gördüklerini beyan etmekten hiç sakınmazlar.

Olayı hemen meta ilişkileri bağlamında değerlendirip, 'önce karnın doyması' gerektiğinden bahsederler. Sanki fikir meseleleri ile uğraşan ve düşünce üreten insanlar çok yüksek aylık maaşlarla çalışan kişilerdir…
Ya da her biri işveren pozisyonunda ahkâm kesen burjuva kalıntılarıdır…
Esasen bu durum, zihinsel uyuşukluklarına meşruiyet (yasallık, legalite)kazandırma girişiminden başka bir şey değildir. Uyuşmuş zihinlerini uyandırma işi, çaba,emek ve beyin gerektirdiğinden, bu 'zor'un altına girmekten çekinirler.
Mazeretleri de öyle rasyonel (akılcı) temelde değil, sudan sebepler üzerinde geliştirilmiştir. Zaten dört başı mamur bir mazeret üretecek yeterlilikte olsalar…
Peki…

OKTAY TUNCER

Lisede okurken ünü diğer sınıflara taşmıştı. E daha 17 yaşındaydım. Neyin ne olduğunu daha tam bilmiyordum. Matematik bölümünde yoğun konsantrasyon gerektiren derslerle boğuşuyorduk.
Bizim dersimize gelmiyordu.
Bir gün kendisine gidip ‘ Hocam dersinize misafir öğrenci olarak katılabilir miyim ?’ demiştim.
‘Tamam olur’ demişti.
Sevinmiştim.
Bir dersine girme şansını bu şekilde yakalamıştım.
Ama ben onu hâlâ ‘sadece bir edebiyat hocası’ olarak biliyordum.
Mezun oldum.
Aradan yıllar geçti.
Şişli Migros’ da karşılaştığımızda uzun uzun sohbet de etmiştik.
Yeğeni olduğunu bildiğim İpek’ le üniversiteden de arkadaştık…
Ben hala zır cahil gezerken, geçtiğimiz yıllarda kütüphanemde basım tarihi oldukça eski olan S.Kemal Karaalioğlu’nun ‘Çağdaş Türk Şiirleri Antolojisi’ ni karıştırıyordum.
İçinde yüzlerce şair ve edebiyat adamının olduğu bir antolojiydi bu…
Nazım Hikmet, Hilmi Yavuz , Neyzen Tevfik’lerin olduğu bir şiir antolojisi.
Sayfaları çevirirken, O ismi gördüm.
Allah Allah isim benzerliği herhalde dedi…

YALNIZ KADIN

Bana mı öyle geliyor ?
Yalnız başına bir erkek gördüğümde gözlerim o erkeğin kadınını aramaz.
Aklıma bile gelmez.

Erkek kendi kafasına göre rota çiziyor herhalde derim.
Ama ?
Yerleşik kurallar, geleneksel anlayış.
Orasını bilemem.
Ne derseniz deyin.
Ama nedense kadın bu hayatta yalnız başına durmamalıdır gibi gelir bana.
Erkekleri boşverin.
Hemcinslerim kızmasın bana.
Onlara bi bok olmaz...
Ve fakat, yalnız bir kadın gördüğümde, gözlerim o kadının erkeğini arar.
Yani sanki yalnız adamın bir kadını olmayabilir ama,
Yalnız kadının bir erkeği mutlaka olmalıdır.
Böyle bir yasa kural yok elbet.
Dileyen dilediği gibi yaşar...
Ona da tamam.
Ben yalnız başına kendi ayakları üzerinde durabilen ve hayata parmak atabilmiş çok yetenekli ve başarılı kadınlar da tanıyorum.
Erkeklere taş çıkartır gibi hayat sahnesindeki görev ve rollerini başarıyla ifa etmiş yetenekli ve kaliteli kadınlar da tanıyorum.
Ama bahsettiğim başka bir şey.
Belki de karışık bir şey.

Belki de anlatması güç bir şey.
Fotoğraftaki kadın, 3 Haziran g…

PARA ( II )

İnsanların, üç ayrı sebepten dolayı paraya önem vermediklerini ya da öyle göründüklerini söyleyebiliriz.
Sebeplerden birincisi, ilgili kişinin dünyayı geçici bir oyun gibi görmesindendir.

Mensubu olduğu dine göre değişik şekillerde de olsa, halk arasında bir lokma bir hırka diye tabir edilen bu kategorideki insanlar, dünya hayatının geçiciliği ve ebedi cenneti kazanma adına hareket ederler.
Altını özellikle çizmek isterim ki, bu tip insanların sayısı azdır.
Hem de oldukça az.
Ayrıca bu gruba girenler gösterişi de asla sevmezler.
Ve gerçekten
inananlardan dırlar.
Öyle ki
örtünecek kadar giyinen, ölmeyecek kadar yiyenşeklinde özetleyebileceğimiz bu insan tipi, lafta değil, fiiliyatta da , ceplerindeki paranın yarısını ve hatta bazen tamamını karşılarındaki ile paylaşabilmektedirler.
Sebeplerden ikincisi, ellerindeki parayı paylaşmalarının ve ona önem vermiyormuş gibi görünmelerinin temelinde
itibar görme güdüsüolmasıdır. Kazanmış olduklarını, çevresi, eşi ve dostuyla hiç tereddüt etmeden harcaya…

PARA ( I )

Kapitalist ilişkiler ağı, tüm ağırlığını omuzlarımızda hissetirmeye devam ededursun…
Biz ne yapıyoruz ?
Arada sırada klişelere sarılıyoruz. Paranın önemsizliğinden bahsederken hiç usanmadan aynı cümleleri tekrarlıyoruz.
‘Paranın ne önemi var’,
‘Önemli olan dostluğumuz’,
‘Kefenin cebi yok’
‘Para dediğin nedir elinin kiri’
Beylik laflar bunlar ama, bu lafları kullanan insanlardan kaçı gerçekten inanarak söylüyordur ?
Bunu sıfır hata ile tespit etmemiz oldukça güç olsa da, o kişinin davranışlarından, ilişkilerindeki samimiyet ölçüsünden, bencil olup olmamasından ve daha bir çok özelliğinden yola çıkarak…
Bir ölçüde karar verebiliriz.
Ben şuna inanıyorum :
Çok dürüst bir insanı bile riyâya yani ikiyüzlülüğe sevk eder bu namussuz.
Bunu tabii ki hepiniz biliyorsunuz ama bakın hangi açıdan bahsediyorum ?
Para konu olunca insan elinde olmadan yalan konuşur. Konuşmak zorunda kalır.
Hem, tüm hayatını ‘bir şeyden’ (para) daha fazla kazanmaya adayacaksın, hem de hayatta ‘o şey’ için koşuşturduğunu açıkça ikrâr…

MARJİNAL FAYDA

İktisatçıların su ve ekmek gibi çok sık duyduğu ‘marjinal fayda’ kavramı, bildiğiniz fayda kavramından farklıdır. Klasik anlamda faydanın ne olduğunu zaten hepimiz biliriz. Kullandığımız ürünlerin bizim ihtiyaçlarımızı karşılamadaki yeterliliği ya da hassasiyetini fayda olarak nitelendirebiliriz.
Ancak marjinal fayda bundan farklıdır.
Klasik anlamda bildiğimiz fayda kavramı, kullandığımız bir şeyin tamamı için kullanılırken, marjinal fayda kavramı , tamamı için değil, ‘kullanılan her bir ilave birimi için’ kullanılır.
‘Ben ekonomist değilim, bana ne bundan ?’ demeyin sakın.
Çünkü yazıyı sonuna kadar sabırla sadece bir kez okuyup, örneklerle birlikte anlamını özümsediğinizde, günlük yaşantınızda karşınıza çıkan bazı durumların mikro ekonomik bilimsel analizini de rahatlıkla yapabiliyor olacaksınız.
Marjinal Fayda kavramını anlamanız için, günlük hayattan bulduğum çok basit iki örnek verip konuyu sonlandıracağım.
O kadar.
Örnek 1 : Hafta içi işe gitmek için kalktığınızda süratli hareket edersi…

HÜZÜN

17 yaşındaki genç çocuk, tarihi lisenin koridorlarında tüm sınıfları tek tek geziyor, sınıf temsilcileriyle görüşüyordu…
O akşam okul çıkışı yapılacak büyük yürüyüşü organize etmeye çalışıyordu.
3 Mat A’ dan, Mat B’ye…Mat C’ ye…
Son durak kendi sınıfı 3 Mat H’ dı…
Artık bu okula kızlar da gelecekti…
İş bu sebeple, acaba biz mezun olduktan sonra bu yürüyüşler ya devam etmezse endişesi vardı içinde…
Bir Haziran ayıydı.
Yıl 1992 idi…
Yer Ortaköy / İstanbul’ du…
Lisede okurken 4 yıl boyunca yaptıkları yürüyüşlerin en geniş katılımlısı olmalıydı bu yürüyüş.
Her şeyi kusursuzca organize etmeliydi…
Ortaköy’de okulun kapısından başlayacak, Çırağan’ın önündeki tarihi köprüden sonra Beşiktaş Halk Pazarının önündeki üst geçide kadar sürecekti bu sefer.
Son Cuma’ydı.
Artık veda vakti gelmişti…
Hepsinin gözleri yaşlıydı…
Onların üzüntüsü klasik lise mezuniyeti üzüntüsü gibi olmayacaktı…
Bir iki yıl sürmeyecekti yani… Bunu daha o zamandan biliyorlardı.
Yaşamayı öğrenmişlerdi orada…
Ayrıcalıklı yaşamayı…
Kaliteyi…
Dü…

İĞNE VE ÇUVALDIZ

İş başvuruları sebebiyle özgeçmiş hazırlama uzmanı olan genç arkadaşlar daha iyi bilir.
Orada bir de yabancı dil bölümü vardır. Hani doldursak mı doldurmasak mı, ya da ne yazsak diye tereddütte kalabiliriz bazen.
Intermediate...
Pre / Upper intermediate ?...
Yani level (seviye) hikayesi böyle uzar gider.
İşverenler, istihdam edeceği kişilerin yabancı dil bilip bilmemesine çok önem verir. Bazen, sektörleriyle doğrudan ilgili olmasa da yabancı dil bileni tercih ederler.
Bir yapı marketi düşünün…
Sanayi bölgesinin tam ortasında olsun…
İhracat ya da ithalatla da uğraşmasın, sadece iç piyasayla ilgileniyor olsun.
İşveren ise önüne gelen iki ayrı özgeçmişten, yabancı dil bileni tercih ediyor.
Çünkü şöyle düşünüyor: ‘ Bildiği yabancı dil, i
şime yaramasa da, bu daha akıllı ya da kapasiteli, baksana bir yabancı dil biliyor'...
İyi de, sevgili işveren !
Bu onun kapasitesiyle ya da zekasının nispeten daha ileri olmasıyla doğrudan ilgili değil ki.
Nispeten daha geri bir zekaya sahip kişiler de bu dili kon…

ÜTOPİK SEVGİLİYE...

Sevgili dediğin güzeller güzeli olmalı
Baktın mı bir daha bakasın gelmeli...

Teni parfüm değil
Bisküvi kokmalı
Pamuk helva gibi ya da...
Tertemiz olmalı

Sevgili dediğin etkilemeli
Soluğunu kesmeli
Aklını başından almalı yani

Sevgili dediğin okumalı
Akıllı olmalı
Hayatına renk değil
Derinlik ve boyut katmalı

Sevgili dediğin gülmesini bilmeli
Asık suratlı laubali değil
Güler yüzlü ciddi olmalı

Sevgili dediğin sadık olmalı
Sevgili dediğin işte böyle ütopik olmalı

Selâmetle...13.05.2006 C.tesi

MÜSAADE SİZİN

Daha çok annelerimiz babalarımızın dogmatik kontrolünde olduğumuz, bizlerin de daha minik olduğumuz zamanlarda, yurdum insanının bir saplantısı vardı.
O da şuydu :
Bir çocuk, okulda matematik derslerinde başarılıysa zekidir, yani zehir gibidir.
Yok eğer başarılı değilse vay haline…
Aksini hiç düşünmezler ve düşündürtmezlerdi.
Çocuk kafası işte.
Biz de zannederdik ki, “ulan zeki olmanın koşulu şu lanet matematik dersinden geçiyor, yoksa bize bu hayatta ekmek de yok, prestij de…”
Öyle düşünürdük ama bu doğru muydu ?
Eğer doğru değilse, bizim iyiliğimizi isteyen velilerimiz neden böyle yanlış düşünüyorlardı ?
Yahu insan beyni bu kadar basite indirgenemezdi ki…
Çok sonraları büyüdük.
Öyle sathi (yüzeysel) değil, maddeyi tüm hücrelerine kadar tahlil etme erginliğine ulaştıktan sonra…
Bir de baktık ki, bir
ilkokul mezunu bakanlık yapabiliyorsa, bir lise mezunu başbakanlık yapabiliyorsa, bu zeka işi garip ve farklı bir şey…
Demek ki yurdum insanı yanlış düşünmüş.
Zeki olmanın matematikle ilgisi var elbet …