Ana içeriğe atla

ATEİZM ( I )


Bugün yeni bir yazı dizimize başlıyoruz.
Konumuz ise ateizm.
Yani diğer bir adıyla, tanrı tanımazlık, yüce yaratıcının varlığını inkâr...
Hassas bir konu olduğunu çok iyi biliyorum.
Ancak her zaman olduğu gibi burada sadece tespitler yapmaya çalışacağız.
Ayrıca özellikle bir noktaya dikkat edeceğim ki, o da şudur:
Buradan asla dinsiz ve ateist insanlara bir saldırı ya da küfür olmayacaktır.
Bu, onlara ya da görüşlerine sempatiyle baktığımdan değil, açıkça söylemeliyim ki ateist cepheden dinime ve yaratıcıma bir küfürle karşılaşmamak adına olacaktır.
Yani ben onların dinsizliğine inançsızlığına küfür etmeyeceğim ki, onlarda benim dinime, inancıma ve yaratıcıma küfür etmesinler.
Zımni (üstü kapalı) bir anlaşma değildir bu, açıkça bir anlaşmadır.
Felsefeyle ilgilenenler daha iyi bilecektir.
Felsefe tarihindeki tartışmalar, daha antik çağdan itibaren, idealizm (mutlak bir gücün, yaratıcının kabul edilmesi) ve materyalizm (nihai olarak da ateizm yani tanrı tanımazlık) tartışmalarıyla başlamış ve bu tartışmalar günümüze kadar ulaşmıştır.
Örneğin Viladimir İlyiç Lenin, Aristo için 'Aristo materyalizmin kıyısına kadar gelmiştir' ifadesini kullanmıştır.
Tarih boyunca bilginler ve filozoflar, en geniş anlamıyla ikiye ayrılmışlardır.
İdealistler ve materyalistler...
Elbette tarihte bir çok –izm vardır ve hepsi felsefi tartışmalar ekseninde birbirlerine farklı argümanlar sunmuşlardır ancak...
Son tahlilde asıl mesele, sürekli olarak idealistler ve materyalistler arasında gerçekleşmiştir.
Yani canlıları, canlılığı bir yaratan var mıdır, yok mudur ?
Ya da daha farklı bir ifade ile, idealist misiniz yoksa materyalist mi ?
Bir yaratıcının varlığına inanıyor musunuz yoksa inançsız bir ateist misiniz ?
Ayrıca okuyacağınız yazı dizisi, bu karışık gibi görünen felsefi konuların sosyal psikolojiye indirgenmiş ya da yükseltgenmiş bir izahıdır.
Bu şu demek; okuyacağınız konular, herhangi bir felsefe ya da felsefe tarihi kitabında ya da sosyoloji kitabında bulunmayan bilgiler olacaktır.
Bir kere bu bilgiler evrensel değil, bölgesel nitelikte olacaktır.
Bu bölgesel coğrafi alandan kastettiğim de Türkiye olacaktır.
Yani öyle pür-felsefi ve ideolojik bir içerik ve nitelik yüklenerek yazılmış boğucu yazılar olmayacaktır.
Daha çok bireylerin ateizmi tercih etmesindeki sebepler incelenecektir.
Sadece bununla da kalınmayacak, bu seçimin toplumsal yapı ve iç dinamiklerle ilişkilerine kadar, en ince sosyal detaylar tek tek çekilip çıkarılacaktır.
Son olarak, gelelim yazı dizisinin amacına.
Bu yazı dizisi, Türk toplumundaki genç beyinlerin, kendileriyle ve çevreleriyle etkileşimi sonucu aldıkları ya da almış gibi göründükleri dinsel karar ve tercihlerin, ne kadarının samimi olduğunun ayrıntılarına ilişkin bir tespitler manzumesi olacaktır.
Yani herşeyden önce bir 'Türkiye Okuması' dır.
Her ne kadar ateizm, yani tanrı tanımazlık evrensel bir boyutta yaşanıyorsa da, bizim tahlillerimiz ülkemiz eksenli olacaktır.
Bu belirtilmesi gereken önemli bir ayrıntıdır...
Ateizm üzerine diyalektik bir Türkiye Okuması’ na şimdiden hazırlıklı olun.
Bazen 'ha işte aynen öyle' deyip çok keyif alacak, bazen de 'sinirlenecek' ama entelektüel olgunluğunuza verip fikri düzlemde tartışmayı tercih edeceksiniz.
Selâmetle...
30 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...